Ulucanlar müze olmalı!

Çok özel bir ziyarete tanık oldum geçen gün... Yüzlerce devrimcinin avukatı Halit Çelenk, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarından 35 yıl sonra infazların yapıldığı avluya geldi ve orada infaz gecesini anlatan bir söyleşi yaptı. Bu buluşmayı Ulucanlar'ın halka açılmasına borçluyduk

Ada Türkiye'nin en eski cezaevi halka açıldı can.dundar@e-kolay.net Geçen ay, içindeki 1248 tutuklu Sincan'daki yeni cezaevine taşındı.Ve Ulucanlar kapandı. Geriye boş binalar ve duvarlar kaldı: Nice cezayı, ezayı tatmış, tattırmış çıplak, yüksek, boş duvarlar... O duvarlar ki 60'larda Fethi Gürcan'ın, 70'lerde Deniz'lerin, 80'lerde Erdal Eren'in idamını görmüşlerdi.Kah cumhurbaşkanının yeğenini, kah eski bir başbakanı, kah devrik bakanları, kah Meclis'ten yaka paça atılanları ağırlamışlardı.Gazetecilere, sanatçılara, politikacılara, edebiyatçılara mesken olmuşlardı. "Uçurtmayı Vurmasınlar" filminde beyazperdeye yansımış, Yılmaz Güney'in "Duvar"ına ilham vermişlerdi.İsyanların kanla bastırılmasını görmüş, harabeye dönmüşlerdi.Mahkumlar gidince "Şimdi o binalar ne olacak?" sorusu kaldı geride... Tevatüre göre belediye orayı çarşı yapmak istiyordu.Mimarlar Odası Ankara Şubesi hemen devreye girdi. Burayı değerlendirmek için üniversite öğrencileri arasında bir proje yarışması açtı. Neler yoktu ki öneriler arasında:Kültür merkezi, konservatuar, heykel müzesi, gençlik kampı... Ankara Barosu bir Hukuk müzesi arzuluyordu. Mimarlar Odası ise ibretlik bir kültür merkezi yapmayı...Sonunda bu projelerin sergilenmesi ve cezaevinin halka açılabilmesi için bir şenlik düzenledi.Ulucanlar'a eski mahkumlar geldi, aileleri geldi, meraklılar geldi.Ve "mahpus şenliği", uçurtmaların havalanmasıyla sona erdi.Ben de bu vesileyle "hücrelerine kadar" nüfuz ettim emektar mahpushanemizin...Daracık, karanlık görüş odalarını, Yılmaz Güney'in ustalıkla anlattığı sıkışık koğuşlarını, insanın içine öfkeyle karışık bir korku veren tecrit odalarını, oradan büyücek bir delikle geçilen işkence odalarını, pis helalarını, kırık dökük banyolarını, farelerin cirit attığı nemli koridorlarını dolaştım.Duvar yazılarını okudum. Orada yatanların, orada asılanların fotoğraflarına baktım uzun uzun... İşkence odalarında işkence aletlerinin, avlularda darağaçlarının, koğuşlarda idam hükümlerinin sergileneceği günleri düşündüm sonra... Gelecek kuşakların "Ulucanlar Müzesi" içinde bunları göreceği ve "İyi ki bütün bunlar mazide kaldı" diyerek ağır demir kapılardan özgürce çıkılıp gideceği günleri...O günler yakın mıdır ki? Türkiye'nin en eski cezaevlerinden biri Ulucanlar... 1923'te askeri depo olarak inşa edilmiş. 1925'te cezaevine çevrilmiş. Yaşı 80'ini aşınca artık köhnediğine hükmedilmiş ve kapatılmasına karar verilmiş. Ankara'da hava sıcaklığının 40 dereceye yaklaştığı bir öğle vakti geldi, 87 yaşındaki Halit Çelenk Ulucanlar'a...Orada kötü anıları vardı. Ankaralılara onları anlatacaktı.Kapıda karşılaştık. Koluma girdi. Sağ eliyle de bastonuna dayanarak ağır adımlarla avlu kapısından içeri girdi. İşte acıyla büyümüş o "kara kavak" karşısındaydı.Beter gecenin tanığı olarak sadece ikisi kalmışlardı:Bir kara kavakla bir koca çınar...Çelenk kavağın dalları boyunca gökyüzüne baktı.Sonra alkışlar içinde yerine geçip o korkunç gece yarısı tanık olduklarını, bir kez daha, sanki o anı yeniden yaşarmışçasına, gözyaşlarına boğularak anlattı: "O gece saat yarımda beni evden aldılar. Her taraf asker doluydu. Işıklar sönüktü. Cezaevi ışıldaklarla aydınlatılıyordu. Başgardiyanın odasına girdik. Oda görevlilerle doluydu. Deniz köşedeki koltukta oturuyordu. Elleri arkadan bağlıydı. Ayağında pranga vardı. Beni görünce yüzü güldü. Hal hatır sorduk. Bir görevli ona sigara içiriyordu. Masanın üzerinde filtreli uzun Samsun paketi vardı. 'Abi hep filtresiz Birinci içiyorduk. Son üç günümüzde filtreli içelim dedik' dedi. Adeta bu 'lüks' için özür diliyordu.'Hadi artık Deniz'i bekletmeyelim' dediler. Gömleği giydirip yüzüne kararı okudular. Ayağındaki pranganın kilit anahtarı kayboldu. Onu bulmaya çalıştılar bir süre. Kilit açıldı. Deniz postallarının bağlanmasını istedi. Bağladılar. Avluya çıktık.İdam sehpasına yürürken bize döndü, 'Allahaısmarladık, cezaevlerindeki bütün devrimcilere selam. Onları benim için tek tek öpün' dedi ve cesur adımlarla idam sehpasına yürüdü."Halit Çelenk 1,5 saat boyunca Deniz'in, Yusuf'un, Hüseyin'in idam anlarını ayrıntılarıyla anlattı.Savunmak için çırpındığı bu gencecik çocukların infazını izlemek zorunda kalmıştı. "Taş kesilmiştik izlerken" dedi. Ama sabaha karşı eve gelip de gençlerin ailelerini görünce boşanmıştı gözlerinden yaş... Anlatırken yine öyle oldu.Dinleyicilere bakıp "Kınamayın arkadaşlar" dedi. "Çok zordur... Çok zordur..."Kınamak ne kelime; kara kavağın altında hemen herkes ağlıyordu. İdam gecesi anıları "Bir zamanlar şehrin dışında, at ahırı olarak kullanılırmış, şimdi kaldığımız cezaevi... O zamanlar ne kadar at barınırmış, tam olarak bilmiyoruz ama bizim nüfusumuz oldukça kabarık. Şu günlerde 1100'ün üstündeyiz. Günden güne de çoğalmaktayız.Cezaevinin giriş kapısıyla 2. kapı arasına 'kapıaltı' denir. Burada cezaevi 'zimmetine' geçersiniz.Kapıaltını geçince küçük, dört yanı duvarlarla çevrili bir bahçeye çıkarsınız. İdam mahkumlarının infazı bu küçük bahçede yapılır. İlk girenler burada aranır. (...) 3. kapıdan geçince saçınızı sıfır numara keserler. Ya merdivene oturursunuz tıraş sırasında ya da ayakta... (...) Burası, tutukluların genellikle 3 gün kalmak zorunda oldukları, 3 metre eninde, 7 metre boyunda, 3-3,5 metrekare yüksekliğinde köhne, pis bir koğuştur. Yan yana, birbirine ekli 8 ranzası vardır. Bu ranzalar altlı üstlü oldukları için, tecrit, 16 kişiliktir. İşte bu 16 kişilik yere 70-80 kişi sıkıştırılır. (...)Cezaevi koğuşları tecrit, revir, kadınlar bölümü dışında, ortalama 550 kişilik ranzaya sahiptir. Burada 1100 küsur kişi, iç içe, kucak kucağı, bir yatakta 2-3 kişi, başlı kıçlı yatmaktadırlar.Çoğumuz hastayız. Bir kısım pencerelerin camları yoktur. Işıklarımız hiç sönmez. Sular günlerce kesilir. Tuvaletler sık sık tıkanır. Yağışlı havalarda damlarımız akar. Gazeteler sansürden geçer. Bitlerimiz ve pirelerimizle dostça yaşar, fare kardeşlerimizle ekmeğimizi, yiyeceğimizi bölüşürüz.Hepimiz biliriz ki, faşizmin zindanlarını emekçi halkımız yıkacaktır." "Farelerle ekmeğimizi bölüşürüz" Yılmaz Güney ve arkadaşları (Yılmaz Güney, "Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz", Güney, 1977 "Sanırım başbakanlık yapmış olduğum için benim hapishane sürelerimi rahat geçirmeme özen gösterildi. Bana özel oda verildi. Genel olarak mahkum ve tutuklularla temasım önlenmişti. Ancak bunun istisnaları vardı. Örneğin eski bakan arkadaşlarımla görüşebiliyordum. İlk girişimde sayın Şerafettin Elçi, Hilmi İşgüzar ve Tuncay Mataracı cezaevindeydiler. Koğuşlardaki tutuklu ve mahkumlarla görüşmemiz yasak olduğu için onlara ancak selamlarımı ve iyi dileklerimi ulaştırabildim.Bol bol okuyup yazdım hapishanede... DİSK ve benzeri kuruluşlar hakkında açılan siyasal nitelikli davaların dosyalarını baştan aşağı okudum. Dışarıdaki anayasa çalışmalarını da ayrıntılarıyla izledim.Düşüncelerimi, çıkışımda olabildiğince yaymak üzere yazdım. (...)İç ve dış olayları daha çok BBC'den izleyebiliyordum. Radyonun benim için bir yararı daha vardı: Dışardan gelen sesler, şarkılar birbiriyle fazlasıyla karışır duruma gelip de okuyup yazmam zorlaşınca ben de Ankara Radyosu'nun 3. programını açıyor, o şekilde kendime musikiden bir ses duvarı örüyordum. 3. program barok müziğinden yana çok zengindi. Özellikle sevdiğim barok müziğini, diyebilirim ki, en çok hapishanede dinledim. Ama bazen de koğuşların avlularından, kimi tutukluların, mahkumların kendi yaktıkları türküler, çok güzel ve içli türküler geliyordu. O zamanlar radyomu kapatıyor, okuyup yazmayı bırakıyor, o türküleri dinliyordum." "Kendime musikiden ses duvarı örüyordum" (Cüneyt Arcayürek, "Hapishanedeki Ecevit", Bilgi, 1986, s. 122-124)

21 Eylül 2019 Magazin Bülteni21 Eylül 2019 Magazin Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber