Pazar

13.02.2010 - 19:34

Sekiz yıllık saltanatı bir faciaydı

Sultan İbrahim deli falan değildi, tahta çıkarken çok bilgece bir dua etmişti. Ama sinirleri çok bozuktu, ani hiddeti yüzünden devletin kıymetli yöneticilerini kaybetti

Sitene Ekle
.  |  İlber Ortaylı Tüm Yazıları »



Sultan İbrahim iktidarda hedefini şaşıranlardan biriydi. Sadece hazzın ve beden mutluluğunun peşine düştü.

Sultan İbrahim deli falan değildi, tahta çıkarken çok bilgece bir dua etmişti. Ama sinirleri çok bozuktu, ani hiddeti yüzünden devletin kıymetli yöneticilerini kaybetti


9 Şubat 1640’ta henüz 25 yaşında genç fakat fizik bakımdan çökmüş bir hükümdar tahta çıkarıldı, başka aday yoktu. Daha önce Osmanlı tarihinin en genç mareşallerinden olan kardeşi IV. Murad üç erkek kardeşini katlettirmişti. Onun 28 yaşında erken ölümüyle Osmanlı tahtı boşalınca Şehzade İbrahim, Babüssaade’ye çıkarılan tahta oturması için saray görevlileri tarafından davet aldı. Bunu padişah biraderinin bir desisesi olarak düşündü; “İstemem, bana taht gerekmez, ben Sultan Murad’dan razıyım” diye feryat ederek Babüssaade’ye adeta sürüklendi. Vaktaki biraderinin naaşını gördü, daha doğrusu kendisine gösterildi, saltanatın kendine müyesser olduğuna inandı.
Altın Osmanlı tahtına oturmadan önce Osmanlı tarihinin belki de en anlamlı ve bilgece taht duasını yaptı: “Yarabbim biraz sonra iki dudağım arasından bu kadar memleketin ve tebaanın kaderini etkileyecek sözler çıkacak, ben buna layık mıyım?” Üstat Reşat Ekrem’in edibane bir üslupla naklettiği bu sözler bir deliye ait olamaz. Belki de Turhan Oflazoğlu’nun ünlü trilojisinde vurguladığı gibi bilinçli bir cinnetti. IV. Ivan (Müthiş), Büyük Petro gibi o da uzun yıllar hükümdar ağabeyinin yollayacağı cellatları beklemiş, sinirleri harap olmuştu. Sarayın dört duvarı içinde fazla bilgi edinemedi ama kendince bilgeliği vardı. 

Cinsel olarak yetersizdi, büyücüden tedavi gördü
Kasım 1615’te Osmanlı tarihinin en genç fakat en filozof ve bilgili padişahlarından I. Ahmed ile güzelliği ve sadeliği dillere destan Kösem Mahpeyker Sultan’ın oğlu olarak dünyaya geldi. Ömrü saray darbeleri, sarayın dışındaki yeniçeri ayaklanmaları ve entrikalar ortasında geçti. İktidara boş verecek ve ölümü kanıksayacak kadar eğitimi dahi olmadı. Tahta çıktığında recüliyeti akim kalmıştı, yani erkekliği tutuktu. Hekimlerin tedavisi ve saraya dadanan bir büyücünün, Safranbolulu Cinci Hoca’nın telkinleri ile çözüldü, Valide Kösem Sultan’ın sunduğu cariyelerle bir arada olmaya başladı. Burası bizim halkın da, ecnebilerin de çok ilgilendiği bir bahistir; ama her Osmanlı padişahı Sultan İbrahim değildir.
Osmanlı tarihinin ikinci büyük Valide Sultan’ı Hürrem’den sonra Hatice Terhan
-ki o da Ukrayna asıllıdır- padişaha geleceğin IV. Mehmed’ini doğurdu. Sultan İbrahim’in tahta çıkan diğer şehzadeleri 1683 Viyana faciasını takip eden yılların hükümdarları II. Süleyman ve II. Ahmed’dir. Hiçbirisi IV. Mehmed gibi uzun ve mutlu bir saltanat yaşamadı. 

Zafire vakası uluslararası konu oldu, Avrupa kullandı
Çocuk yaşta tahta çıkan IV. Mehmed’in validesi ve saltanat naibesi Hatice Terhan Sultan, Köprülü Mehmet Paşa’ya mühr-ü humayunu verdirtmek ve ardından IV. Mehmed de Köprülü’nün oğullarına sadareti bırakmak akıllığını göstermiştir. Devlet yine kendine geldi ve askeri düzeni 1683 Viyana Kuşatması’na kadar kendini muhafaza edebildi.
Sultan İbrahim’in sekiz yıllık saltanatı bir faciadır. IV. Murad devrinin diktatörlüğü ortada bir yumuşamayı ve ardından anarşiyi getirdi. Padişah haşa deli değildi ama sinirleri adamakıllı bozuktu. Bilgece kararlarını ve devlet adamlarıyla olan akıllı diyalogunu ani hiddet ve sinir buhranları ve yanlış idam kararları takip ediyordu. IV. Murad’dan miras aldığı akıllı vezir Kemankeş Kara Mustafa Paşa’yı acımadan idam ettirdi. Ardından Hanya fatihi Yusuf Paşa’nın zaferini ve anlaşmasını takdirden aciz olduğu için rakip partinin desiselerine kandı ve onu da harcadı.
Yönetimde hedefini şaşıran iktidar sahiplerinin sapkınlıklarına düştü. Beden mutluluğu ve haz... Bir yandan sarayımı kaplatacağım diye samur toplamaya başladı, öbür taraftan onlarca güzelin arasına “şekerpare” diye 150 kiloluk bir kadını getirdi.
Daha da yetmedi, sarayın dışından türeyen, daha doğrusu Kızlarağası Sünbül Ağa’nın himayesi altına aldığı Zafire adlı bir kadını kucağında çocuğu ile bağrına bastı. Bu nahoş olay üzerine oğlunun anası Haseki Terhan Sultan ile bir kıskançlık kavgası sırasında sinirlenip şehzadesini havuza fırlattı. Geleceğin padişahı olacak yavrucağı oradaki Enderun gulamları havuza atlayıp kurtardılar. Skandalın ardından valide Kösem Sultan Zafire’yi ve kızlarağasını sürdürdü. Akdeniz’deki korsanlar güzel Gürcü kadını ve kucağındaki oğlunu esir ettiler. Elden ele geçen Zafire’nin oğlunu bir Osmanlı prensi, adeta bir ikinci Cem Sultan gibi pazarlamaya kalkan Avrupalı hükümdar ve politikacılar ortaya çıktı. 

Deli diye tahttan indirildi, bir taş odaya kapatıldı
Daha gülüncü ardından geldi; bazen padişah ailesinin bazen devletlerin de bulunup görüştüğü, sarayda Revan Köşkü’nün yanındaki nahoş vakanın geçtiği bu havuz, oryantalist ressamların çıplak kadınları resmettiği yerdir. Osmanlı tarihi ister kalemle, ister fırçayla ya da şimdiki zamanda sinemayla olsun; bilgisiz ve safdil adamların amiyane yorumlarıyla doludur.
Zafire vakasından sonra Venedik’le savaş çıktı, Venedikliler Çanakkale ağzını tuttular, enflasyon ve kıtlık aldı başını gitti, Müftü Karaçelebizade Efendi’nin fetvasıyla padişah “delidir” diye tahttan indirildi. Saraydaki bir taş odaya kilitlendi. Feryat eden padişahın kapısındaki kilide kurşunu anası döktü.
Bir an geldi ki geçmiş ve anın elden kaydığını gören padişah geleceğe seslendi; “Elhamdülillah cemaat başıyım” dedi. Yani Osmanlı soyu ondan yürüyecekti, bu gerçekle de kendi tarihini yazdı. Yavuz Selim gibi, Kanuni gibi çok sonraları
II. Mahmud gibi hanedanın atasıydı,  herkes onun sulbünden gelecekti.
Rakipleri amansızdılar, cenazesini alelacele gerçekten deli olan amcası
I. Mustafa’nın Ayasofya avlusundaki vaftizhaneden bozma türbesine gömdüler. Oysa yeri karşıdaki I. Ahmed türbesinde babasının yanı olmalıydı. Böylelikle ona yapıştırdıkları “deli” lakabını tescillemek istediler. Bizim tarihimizde ve cemiyetimizde böyle acayip infazlar da vardır. 


Kapalıçarşı’nın acıklı hali için ne yapılacak?

İklim dolayısıyla kapalıçarşılar İran ve Mısır’a has yapılardır. Suriye’de daha çok Osmanlı devrinin kalıntıları olarak vardır. Tırhala (yıkıldı) ve Saraybosna gibi bazı Rumeli şehirlerinde de küçükleri bulunur. Bizans devrinde de bir çarşının olduğu anlaşılan bu bölgede bildiğimiz Kapalıçarşı’nın inşası 15’inci asırdır.
Bugün bu çarşının sayısız problemi vardır. Kapalıçarşı vakfı 1947’den sonra burada parsel parsel satıldı, hatta bazı hanların avlularının bile ayrıca parsellenip satıldığı biliniyor. 15’inci yüzyıldan sonra Cevahir bedesteni ve Sandal bedesteni gibi iki önemli müzayede, emanet sandığı ve kasaların bulunduğu bölümler inşa edildi. Bu ikisinde Osmanlı medeniyetinin en iyi antikaları bugüne kadar satıla satıla bitirilemedi. Çarşının içinde Ağa (-ki avlusu dahi parsellenmiştir-), Astarcılar, Sorguçlu, Baltacı Münheddim gibi hanlar var. Çoğu neredeyse temelinden çatısına kadar ilaveler ve saptırıcı restorasyonlarla ucube hale gelmiştir.
Kapalıçarşı motorlu ulaşıma geçilen bir büyük metropolde fonksiyon değişimine uğradı. Garipliklerin arkası kesilmez. 2 bin 470 parsel üzerinde 3 bin 320 dükkan vardır. 1955 yangını ve 1999 depreminden sonra çarşının restorasyonu yeni sorunlar yaratmıştır. Kapalıçarşı’nın tarihteki en büyük fonksiyonu Ayasofya evkafını teşkil etmesidir. Fatih Sultan Mehmed’in bu büyük fetih camiine verdiği önemi gösterir.
Zabıta ve polisin her şeyi engellemesi beklenemez
Bugün için anormal sorunlar vardır. İki dükkanı birden ele geçiren herkes aradaki duvarları yıkmış, bu desteği azaltıyor. 80x80 boyutunda bir sütun bazı halde 30 cm. delinerek teşhir panoları yapılıyor. Niye yapılmasın ki? Aylık kirası 3 bin dolardan başlıyor. Kapalıçarşı’da bu gibi kanunsuzlukları önleyecek, esnafı temsil eden ve kayda bağlayan bir umumi cemiyet ya da loca mevcut değil. Trilyonların döndüğü yerlerdeki yolsuzlukları polis veya zabıtının önlemesi beklenemez.
İçeriden yarım metre veya bir metre genişlemek için oyulmayan dükkan duvarı yok gibi, dükkânlar teşhir için aşırı derecede aydınlatıldığından mimarinin kendi havalandırması yetmiyor, monte edilen havalandırma aletleri çatılara acayip klimaların yığılmasına neden oluyor. Bir zamanlar yeryüzünün en güzel çatısı olan Kapalıçarşı’nın damı bu yüzden acınacak halde.
Belediye, karşısında muhatap olacak esnaf kurulu ve sorumlu olanı bulamıyor. Cezai müeyyideler uygulamak kanuna göre belediyelerin yetki alanı dışındadır, yani çok sınırlı cezai yetkileri vardır. Esnaf teşekküllerinin gücü çok azalmıştır. Bütün bu fiziki ve kanuni yıpranmanın ortasında Fatih Belediyesi ne yapabilecek? Günü gününe izlemek lazım. Tenkitten evvel bir yeri öğrenmek ve idareyi desteklemek zorundayız. 


İfade ile meram arasında uyuşmazlık

Kastamonu benim hayatımda ilk gördüğüm Anadolu kentlerindendir. Eskişehir, Konya ve Kastamonu... Yıl 1964. Sonra sık sık gittiğim, hatta öğrencileri ve asistanları götürdüğüm bir yer. İsfendiyaroğularının merkezi, Osmanlı’nın kültür ocaklarından. Civardaki Kasaba Camii uzak Asya’yı taşıyan bir Anadolu abidesi. Şehir tarikat ulularının ve eski medreselerin yeri. 19’uncu asırda da Vali Sırrı Paşa gibi ünlü bir üslup ustamızın, gene Vali Galip Paşa gibi bence 19’uncu yüzyılın en özgün şairinin yeri, yetişkin insanlar oldukça çok. Dahası var, Kastamonu Lisesi eski liselerimizdendir. Hem hocaları hem talebeleriyle müstesna yeri olduğu açık. 

Muhafazakar ve düzenli bir hayatın yaşandığı kent
Konferansım sırasında Kastamonu’daki üniversiteden bahsedişim bir cümle sürçmesidir. Kuruluşundan beri izlediğim bir üniversite, sorunları var ama üstesinden geliyorlar. Bu üniversitede kaç Kastamonulu öğrencinin okuduğunu ben bilmiyorum, belki yönetim de tam sayıyı bilmiyor. Şüphesiz ki  Anadolu’daki üniversiteler dediğimiz grubun hepsi aynı biçimde değerlendirilmeye tabii tutulamaz. Kastamonu düzenli ve muhafazakâr hayat yaşanan bir kent. Son olarak iki yıl evvel Taşköprü kazasında bir konferans da vermiştim.
Benim geçen cumartesi günkü konferansımdan sonra AK Parti milletvekili Musa Sıvacıoğlu ve CHP eski milletvekilerinden Mehmet Yıldırım bey telefon ettiler. Anlaşılıyor ki bir yanlış anlama ve kırgınlık var. İfade ve meram arasında bir uyuşmazlık olmuş gibi. Üniversiteye başarılar dileriz. Yedi sekiz bin öğrencinin bundan sonra yapılacak tek şey; en iyi yurtlarda en iyi yemekhanelerde en zengin kütüphaneler ve laboratuarlarda öğrenime devam etmeleri için herkesin yardımcı olmasıdır.

©Copyright 2010 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.