İyi ki dış mihraklar var, iyi ki üzerimize oyunlar oynanıyor ve iyi ki biz bunların farkındayız. Yoksa en zor durumda nasıl hedef şaşırtacak, kendimizi bir anda temize nasıl çıkaracaktık?

Galatasaray camiasının, yönetim ve taraftar ayaklı kampanyasından bahsediyorum. TFF’nin Galatasaray’a yaptığı “bilinçli” haksızlıklara sarı kırmızılı yönetim TFF’yi istifaya çağırarak, taraftarlar da dekoderleri iptal ederek tepki gösteriyor; ne de olsa TFF, Galatasaray’ı ince ince hatta kalın kalın doğramayı kafasına koymuş bir kere!

İnsanoğlunun kendini her durumda iyi hissetme çabası belli ki bizim millette bu şekilde bir reaksiyon gelişimine vesile olmuş. Elin adamı aynı durumda daha da hırslanıp, daha çok çalışmaya sevk olur veya hukuki yollara başvurur veya ne bileyim en azından tepkisini biraz daha rasyonel yollardan göstermeye çalışırken biz bir anda gemileri ateşe verip “biz bu oyunu bozarız arkadaş” psikolojisine girmekten kendimizi alamıyoruz.

Bugün bu durum Galatasaray için geçerli olsa da, geçmişteki örneklerle sabit olmak üzere istisnasız her takım için söz konusu; sadece zaman farklarıyla.

Benim yetişebildiğim ilk maçların birinde bir Bulgar hakem vardı. Milli maçta Rıdvan rakip ceza sahasında yerde kalıp penaltı beklerken, penaltı vermediği gibi ona sarı kart göstermiş ve sadece Rıdvan’ı değil tüm Türkiye’yi şoke etmişti o hakem. Fakat o zaman belki de bu işin toplumun DNA’sını bu denli değiştireceğini kimse düşünmedi. Öyle ya, işitilen kelimelerden dahi etkilendiği söylenen DNA’nın böylesine büyük bir haksızlık karşısında aynı kalması mümkün olabilir mi?

İnanın o pozisyonun gerçekten penaltı olup olmadığını hatırlamıyorum, ki zaten bunun önemi de yok. Tek önemli olan o maçın ertesinde tüm gazetelerde hakkımızın nasıl yendiğine ve tüm dünyanın bize karşı olduğunu bir kez daha gördüğümüze dair başlıklar atılmış olması. Sanırım o gün bu gündür bu kitleleri rahatlatan ve onların üzüntülerini hafifleten acil durum düğmesi herkes tarafından gerekli gereksiz kullanılıyor; en zor anda suç ve sorumluluk tıpkı bir ayna gibi başka taraflara yansıtılıyor.

Yalnız burada atlanmaması gereken ince bir nokta var. Bu düğmeye durduk yere basılmıyor. Bir başka ifadeyle haksızlığa uğradığını iddia edenler çoğu zaman gerçekten bir haksızlıkla karşı karşıya kalmış olabiliyor. Fakat mesele o değil. Mesele, tepkinin o denli büyük olup işin kendimize ait kısımlarının da üzerini örtmesi, sorumluluğun tamamen karşı tarafa yıkılması ve bize en ufak bir düzeltilecek taraf bırakmaması ve şu tele marketlerde satılan sihirli spreyler gibi bizi bir anda sütten çıkmış ak kaşığa dönüştürmesi.

Benim için bu işlerin en şaşırtıcı tarafı 21. yüzyılın yirminci yılına girerken bizim ülkemizdeki bu başarıyı kucaklama, başarısızlığa da kendimiz dışındaki mazeretlerin altına saklama anlayışının hâlâ prim yapıyor olması. Bunda Bulgar hakem kadar çocukken dizimizi koltuğa çarptığımızda, bize daha dikkatli olmayı öğütlemek yerine koltuğu döven anne babamızın da suçu olsa gerek.

Umarım işler kısa zamanda değişir, çocuk yetiştirme yöntemlerimiz de, olaylara bakışımız da.