Haydi... Kavga edin, kaybedin!

Çok şaşırdım... Osmanlı tarihini, cumhuriyet tarihini, dünya tarihini renkli üslubuyla bize anlatan, kırdı-döktü, fethetti- keşfettinin ötesinde hemen her dönemin siyasal, sosyal, kültürel yapısını analiz eden, ekonomik kıyaslamalar yapan sevgili hocamız Prof.Dr. İlber Ortaylı, Arda Turan olayına da müdahil olmuş.
CNN’de Hakan Çelik, Cumartesi günü İlber Hoca’yı ağırlıyor. Gazetecilik refleksiyle programı güncelden açıyor. Arda olayına hocanın bakışı...
Eyvah ki ne eyvah!
“- Arda Turan, tanıdığım futbolcular arasında en cahili değil” diyor, devam ediyor : “Bu millet kitle halinde bilmeden etmeden ya da bilerek ederek kitle halinde saldırıyor. Bu uygar bir topluluğa yakışan tavır değil. Şimdi ben dinledim uzun bir cehalet edebiyatı gidiyor. Ben tabii futbolla çok ilgilenmiyorum... Fakat bu Arda benim tanıdığım futbolcular arasında bir kere en cahili değil. İlgileniyor. Belirli şeylere ilgisi var. Oturuyor dinliyor, okuyor filan. Ne için kavga edildi bilmiyorum. Öteki taraf ne kadar melek onu da bilmiyorum. Gazeteci yani bizim gazeteler de bellidir. Ama bunu doğru bulmuyorum. Bu kitle halinde saldırıyı doğru bulmuyorum. Bu mahalle psikolojisidir. İkincisi bu artık beynelmilel bir futbolcu. Fatih Terim üstada son derece saygım var ama birine milli takımdan pılını pırtını topla git dersen o da istifa eder.”
Geniş biçimde özetlemeye çalıştım... Dileyen CNN Türk’ten görüntülere ulaşıp sözlerin tümünü dinleyebilir.
Burada dikkatimi çeken noktalar var: Birincisi, Hoca’nın cahillik - entelektüellik (ya da okumuşluk) konusunda bir tartıya gitmesi. Arda’nın okuyan - bilen biri olduğuna hükmetmesi. Olabilir, Arda’yı çok iyi tanıyor ki bunları söylüyor. Ama saldırıya uğrayan gazeteci Bilal Meşe’yi o kadar önemsemiyor. Öteki tarafın ne kadar melek olduğunu da bilmediğini söyleyerek bir kuşku yaratıyor. (Ne kadar şeytan dese de fark etmezdi).
E, insaf yani Hocam!... Milliyet’te yıllarca yazdınız. Kapı yoldaşı olduğunuz gazetecinin adına da saygı göstermiyorsunuz, önemsemiyorsunuz. Kimse sizden hakemlik istemedi. Ama lütfedip daha bilimsel bir değerlendirme yapabilirdiniz (Hocanın bu tavrına karşı Gazeteci Hakan Çelik’ten hiç bir dengeleme, düzeltme, açıklama tamlama-tamamlama yok. Bu da garip!)
Arda Turan köprüleri atarak ayrılıyor kamptan. Durum dolayısıyla yaşanan kırmızı kart olayını beklenmedik biçimde sürekli terke dönüştürüyor. Hoca bunu da değerlendirmeliydi. Her neyse... İlber Hocam’ın, romanları on binlerce satan bir kadın yazarımız için de “cahil” sözcüğünü esirgemediğini (!) hatırlarım... Bazen endazesiz ölçümler de yapılabiliyor, yani.
Derdim İlber Hoca değil, estağfurullah... Doğru ya da yanlış... Onunki hesapsız, temiz ve masum bir değerlendirme. En tanınmış, en değerli kişiyle giriş yaparak değinmek istediğim konu başka.
Bizim memleketimizde beklenmedik bir sorun çıktığında, insanlar onu çözmek için tartışmıyor. Yapısal ve kurumsal eleştirilerin yerini kişisel sürtüşmeler - kavgalar alıyor. Hemen herkes olaya müdahil oluyor. Çözüm için değil, vukuatın parçası olmak için. Böylece taraflar daha önemli, daha popüler ve daha karizmatik (!) oluyor. İşin içine kuyruk acıları, beklentiler, cepheleşmeler, popülizm ve oportünizm girince kriz büyüyor.
Kendi zaferini arayan egoların sergilediği oyunun skoru belli: Herkes kaybediyor!

NADAL ve ÇOCUK

Rafael Nadal, bir kaç yıl önce kentin ana caddelerinden birinde arkadaşlarıyla sohbet ederken, bir çocuğun bağırdığını duydu;
“-Rafael... Heeey Nadal!”
Karşı sıradaki bir apartmanın dördüncü katından 12-13 yaşlarında bir çocuk büyükçe bir Nadal fotoğrafını gösterip imza istiyordu. Nadal, kol işaretiyle “Koş da gel” dedi. Çocuk bir metre daha öne çıktı balkonda... Tekerlekli sandalyede oturuyordu: “Görüyorsun işte, ben gelemem... Sen gelir misin?.. Por favor (lütfen)!”
Nadal ok gibi fırladı. Sprinter süratiyle apartmanın duvarına ayağını vurup balkondan balkona tırmanıp sıçrayarak (hırsız gibi) dördüncü kat balkonuna ulaştı. Resmi imzaladı. Çocuğu kucakladı. Aşağıdakilere poz verdi, resim çektirdi.. Oturdu, onunla sohbet etti. İnişte asansörü kullandı.

Al sana taraftar!

Manchester United, ciddi bir sakatlık dönemi geçiren ve hayal kırıklığı yaşayan Zlatan İbrahimoviç’e henüz yeni sözleşme teklif yapmadı. Heyecanla atılan imzalar, unutulmaz goller, alkışlar ve karizma bir anda unutuluverdi.
Bundesliga’dan Hertha Berlin taraftarları bir tweet attılar İsveçli futbolcuya:
“Manchester United’da yeni kontrat yok. Biz büyük taraftarız. Fakat (şu an) paramız yok. Fakat (burada) kazanabilirsin. Bunu düşün”
Böyleleri de var işte.

Şenol Hocam, nerdesin?

Beşiktaş Genel Sekreteri Ahmet Ürkmezgil, geçen hafta spor camiasındaki dostlarına bir iftar yemeği verdi.
Hemen herkes oradaydı... Fenerbahçeli Cemil Turan, Oğuz Çetin, Aykut (Kocaman) Hoca... İlle de Abdullah Avcı... Şifo Mehmet (Özdilek)... Ulvi Güveneroğlu...
Sadece Beşiktaşlılar değil, her renkte, her kulüpten eski sporcular, yöneticiler. Muhteşem bir buluşmaydı. Tek eksik Şenol Güneş’ti... Ahmet Ürkmezgil, iftara 1 saat kala mazeret belirttiğini söyledi. Biraz sonra gördüğüm yönetici Metin Albayrak da Şenol Hoca’nın tatile çıktığını anlattı.
Her neyse...

N’oluyor Burak?

Kriz patlayınca Burak Yılmaz da Milli Takım’dan bir tweet atmış...
Sadece üç nokta... Başka bir şey yok!
O üç nokta Arda’nın küfürlerini örtmek için kullanıldı ya...
Burak da öyle mi demek istiyor? Anlayan beri gelsin!
Caner Erkin, biliyorsunuz, “Sırası sırası” diyerek uçaktaki olayın jeneriğine yazdırdı kendini.. Ayıp etti ama, hiç değilse sesli olarak yanlışını gördük, duyduk.
Burak’ın üç noktası Çince mi acaba?

Doğan Heper’e saygı

Sabah sabah fırçayı Şansal attı: “Yazı güzel, haber de güzel... Ama hat kaçırdık, kıyamet koptu!.”
Sepp Piontek, Ankara’da verdiği taktiği değiştirip San Marino maçını skandaldan kurtaran Rıdvan’a veryansın ediyordu. O haberden dolayı hat kaçması nedeniyle Cağaloğlu’ndaki binada ürkek fare gibi dolaşıyordum. Merdiven başında biri kolumu tuttu, “Atillacım çok güzel haber, eline sağlık” dedi.
O herkesin emeğine saygı gösteren, haberden, fotoğraftan, yazıdan (ve karikatürden) asla vazgeçmeyen muhteşem bir gazeteciydi. Milliyet’in genel yayın yönetmeniydi. 80 yaşında mesaiyi tamamladı. Bizi kendi halimize bırakıp sonsuzluğa yürüdü. Nur içinde uyu Doğan Abi.