beIN Sports: Ya devam, ya devam!

17 Temmuz 2019

Tam anlamıyla “Cehennem Sıcağı” yaşanıyor. Yakıcı ateşi körükleyen sadece Temmuz ayı ortalamaları değil. Bir yandan yürürlüğe giren Lisans Talimatı, öte yanda TBB ile yapılan “Yapılandırma” anlaşmaları biraz nefes alma fırsatı yaratıyorsa da harareti yükselten önemli bir sorun daha  var:
beIN Sports Yayın Anlaşması…
Anlaşma, en kısa yoldan açıklanabilecek biçimde “anlaşmazlığa” dönüşmüş durumda.  
beIN Sports, 500 milyon ABD Doları + KDV ile imzaladığı yayın anlaşmasına göre kulüplere her yıl ödemesi gereken ücretin yarısını TL/Dolar sabitlenmesiyle (3.80) ödüyor. Asıl sorun, son kur artışlarıyla sıkıntı yaratan öteki yüzde ellide. Yayıncı Kuruluş, güncel döviz kuruyla yapılması gereken bu ödemenin koşullarını değiştirmek, bu bölüm için de TL/Dolar kurunda bir sabitleme yapmayı öneriyor. Kulüplerin böyle bir anlaşmaya yanaşmamaları toplantıları uzatıyor, tartışmaları sürdürüyor.
Yayıncı Kuruluş’a bakarsanız, beklenenden daha az dekoder satışı, abone sayısındaki düşüş, kurda beklenmeyen artışlar ortaya “zararlı bir ilişki” çıkarmış durumda. Öte yandan reklam ve sponsorluk gelirleri de beklendiği gibi değil. 
Kulüpler Birliği Vakfı ile beIN Sports temsicileri, henüz bir anlaşma zemini bulabilmiş değiller. İki taraf da kendi görüşünde ısrar ediyor. Türkiye Futbol Federasyonu ise ailenin büyükbabası konumunda. Her iki tarafın “haklı” görüşlerini dikkate alırken, 100 yıla yakın bir geçerliliği olan ekonomik mesajı tekrarlıyor: “The Show Must Go On!”… “Gösteri devam etmeli!”
Tamam, naklen maç yayınları dediğimiz büyük gösteri devam etmeli de… Nasıl olacak?

Yazının devamı...

beIN Sports: Ya devam, ya devam!

17 Temmuz 2019

Tam anlamıyla “Cehennem Sıcağı” yaşanıyor. Yakıcı ateşi körükleyen sadece Temmuz ayı ortalamaları değil. Bir yandan yürürlüğe giren Lisans Talimatı, öte yanda TBB ile yapılan “Yapılandırma” anlaşmaları biraz nefes alma fırsatı yaratıyorsa da harareti yükselten önemli bir sorun daha var:
beIN Sports Yayın Anlaşması…
Anlaşma, en kısa yoldan açıklanabilecek biçimde “anlaşmazlığa” dönüşmüş durumda.
beIN Sports, 500 milyon ABD Doları + KDV ile imzaladığı yayın anlaşmasına göre kulüplere her yıl ödemesi gereken ücretin yarısını TL/Dolar sabitlenmesiyle (3.80) ödüyor. Asıl sorun, son kur artışlarıyla sıkıntı yaratan öteki yüzde ellide. Yayıncı Kuruluş, güncel döviz kuruyla yapılması gereken bu ödemenin koşullarını değiştirmek, bu bölüm için de TL/Dolar kurunda bir sabitleme yapmayı öneriyor. Kulüplerin böyle bir anlaşmaya yanaşmamaları toplantıları uzatıyor, tartışmaları sürdürüyor.
Yayıncı Kuruluş’a bakarsanız, beklenenden daha az dekoder satışı, abone sayısındaki düşüş, kurda beklenmeyen artışlar ortaya “zararlı bir ilişki” çıkarmış durumda. Öte yandan reklam ve sponsorluk gelirleri de beklendiği gibi değil.
Kulüpler Birliği Vakfı ile beIN Sports temsicileri, henüz bir anlaşma zemini bulabilmiş değiller. İki taraf da kendi görüşünde ısrar ediyor. Türkiye Futbol Federasyonu ise ailenin büyükbabası konumunda. Her iki tarafın “haklı” görüşlerini dikkate alırken, 100 yıla yakın bir geçerliliği olan ekonomik mesajı tekrarlıyor: “The Show Must Go On!”… “Gösteri devam etmeli!”
Tamam, naklen maç yayınları dediğimiz büyük gösteri devam etmeli de… Nasıl olacak?

Yazının devamı...

MHK ve Alp: Doğru gemi, eğri sefer

10 Temmuz 2019

TFF Başkanı Nihat Özdemir’in MHK konusundaki tavrı, 1 Haziran’daki seçimden hemen sonra değişti. O güne kadar Sabri Çelik başkanlığındaki MHK’dan memnun olduğunu söyleyen ve yeni dönemde de kendileriyle çalışacaklarını sık sık dile getiren Özdemir, seçimin üzerinden 1-2 hafta geçince Zekeriya Alp’le çalışmak istediğini belirterek, kurul üyelerinin motivasyonunu bozdu. Tam da yeni sezon hazırlıklarının ortasında adeta şoka uğradılar.
Beklendiği gibi, Zekeriya Alp, 5 yıllık bir aradan sonra yeniden MHK Başkanlığı’na getirildi.
Neresinden başlamalı? Öncelikle şunu belirtmekte yarar var: Spor yönetiminde federasyonların ve kurulların işbaşına getirilmesi süreci, genel kurullarda önceden kabul gören adaylıklarla başlıyor. Hemen hemen her federasyonda tek adaylı seçimlerle başkanın belirlenmesi o kadar zor değil. Asıl zorluk, yönetim kurulunun oluşturulmasında... Daha da büyük zorluklar ise kurulların belirlenmesinde ortaya çıkıyor.
Güce ortak olmak, iktidarı paylaşmak, sadece siyasetin değil, sporun da doğasında yer alan önemli bir gelenek. Bu geleneğin ne kadar yararlı, ne kadar zararlı olduğunu yıllardan beri tartışıyoruz. Ama bir sonuca vardığımız da söylenemez! O nedenle TFF Başkanı Özdemir’in MHK konusundaki kararı bana pek sürpriz gibi gelmiyor. Başkan, kurullarını belirlerken, en çok şikayete neden olan hakemler konusunda da mutlaka çeşitli çevrelerin baskısı altında kalmış olabilir.
Zekeriya Alp’le ilgili olarak söyleyeceğim en önemli şey biraz değiştirip “Doğru gemi, eğri sefer” deyişidir. Evet, yeni MHK Başkanı ile ilgili olumsuz tek sözcük bile söyleyemeyiz. Beş yıl önce bıraktığı ilk çalışma döneminde de yanlışları olmuştur, yeni dönemde de olacaktır. Bunlar Zekeriya Alp’in temiz kişiliğini ve ideallerini hiçbir zaman etkilemez. Eleştiri görevimizi yapar, geçeriz.
Sabri Çelik-Mustafa Çulcu ikilisi, geçen dönem MHK’da çok önemli kararlar aldılar. Süper Lig’in 25 hakemiyle A klasman hakemlerini birleştirerek 43 kişilik yeni bir liste oluşturdular. Hepsi de VAR sistemi için zorunlu eğitimlerden geçti. Aralarında çok başarılı sinyaller veren gençlerin de önünü açtılar. Daha da devam edeceklerdi. Ama beklemedikleri “değişim” kararı şok yarattı. O ekipten biri, “Bu işleri düzeltmek için biz düzenimizi bozduk. Hayatımızı yeniden programladık, çok emek verdik, çaba sarfettik” dedi, “Yapılan bu değişiklik haksız bir karara dayanıyor. Artık Federasyon’a hakkımı helal etmiyorum!”
Helalleşme kültüründe bu sözlerin ne kadar önemseneceğini bilmiyorum. Şunu da söylemeli ki, Zekeriya Alp’in bu kulislerle en küçük ilgisi yok. Beş yıl önce nerede bıraktıysa, orada duruyor: “Bu işe başlarken üç hedefim var: 1. Adil ve dürüst olmak, 2. İlkeli işler yapmak, 3. Hatır gönül işlerinden uzak durmak!”

Yazının devamı...

Emre’nin dönüşü: İyi proje

3 Temmuz 2019

Emre Belözoğlu sosyal medyadan sarı-lacivertli formayla sesleniyor: Yuvama döndüm!

Seslenen adam 38 yaşında. Eylül’de 39’a girecek. Bu yaşta futbol oynamak o kadar kolay değil. Her zaman özel çalışmalar yapmak, kalp akciğer kapasitesini en yüksek düzeyde tutmak, fiziksel, zihinsel ve ruhsal bakımdan güçlü olmak gerek. Emre Belözoğlu, Başakşehir performansıyla takım arkadaşlarından pek de geride kalmadığını gösterdi. Dahası, Başakşehir, Emre Belözoğlu ile daha çok top kazanan ve kullanan bir takıma dönüştü. Bazıları, yaşı ve düşen temposuyla oyunu ağırlaştırdığını öne sürse de Belözoğlu, sahada topla her buluşmasında oyuna pozitif katkılar sağladı.

Emre Belözoğlu, Fenerbahçe’den iki kez ayrıldı. Hatırlayalım, ilki 2012-13 sezonunda Aykut Kocaman’la düştüğü anlaşmazlık sonucu Atletico Madrid’e gitmesiydi. Oradan, aynı sezon içinde geri döndü. İkinci ayrılığı (2015-16) ise tam anlamıyla bir travmaydı. Dönemin başkanı Aziz Yıldırım’ın oğlu ya da gözdesi olarak bilinen Kaptan, yeni sezonda düşünülmediğini internetten öğrendi. Sportif Direktör Terraneo ile görüşmesinde de hayal kırıklığı yaşadı: “ Yönetim seni istemiyor.”

Bu travmanın Emre Belözoğlu’nda yıkıma yol açması, tükenişe neden olması beklenebilirdi. Öyle olmadı. Başakşehir Başkanı Göksel Gümüşdağ ile dönemin teknik direktörü Abdullah Avcı, birlikte sahiplendiler, desteklediler. Takımda ona ihtiyaç olduğunu gösterdiler. Aklı, tecrübesi, heyecanı ve futbol bilgisiyle beklenenlerin tümünü başarıyla karşıladı. Travmayı çabuk atlattı. Kendini yeniledi. Rakip oyuncular ve hakemlerle ilişkilerini çatışmadan uzlaşmaya dönüştürdü. Medyada daha olumlu, dingin ve saygın bir yer edinmeye çalıştı. Salt bu nedenle sadece genç futbolculara değil, tüm gençlere örnek başarı öyküsü sundu.
Aziz Yıldırım’ın Ali Koç’la yarıştığı son kongreden önce “Futbolu bıraksaydı, Emre Belözoğlu’nu yönetime almak isterdim” dediğini hatırlıyoruz.

Emre Belözoğlu Fenerbahçe’ye sadece kramponuyla değil, kravatıyla da hizmet edebileceğini herkese gösterdi. Dünkü anlaşma kulübe mal olmuş kişiliğiyle hak ettiği bir ödüldür.

Emre Belözoğlu’nun Fenerbahçe’ye dönüşü, geçen yıl faul yapmayı bile beceremeyen (!), oynadığı kötü futbolu değiştiremeyen, geriye düştüğünde teslim olup susan takıma, özlenen ruhun iadesidir. Fenerbahçe kavgacı, oyunbozan, geçimsiz ve edepsiz bir takım olmayacaktır ama, Emre ile isyan etmeyi bilecektir. Sus pus teslimiyetine düşmeden, reaksiyon gösterecektir. Dileyenler, Emre Belözoğlu’nun yılda kaç maç oynayacağını tartışadursun, kendi adıma tüm sezon boyunca çok değerli katkılarda bulunacağına inanıyorum. Kamplarda, yolculuklarda, takım içi sosyal ilişkilerde, antrenmanlarda ve maçlarda bu katkının ne kadar önemli ve değerli olduğunu hep birlikte göreceğiz.

Belözoğlu, futbolu bıraktıktan sonrası için de kendini hazırlıyordu. Katıldığı kursa ve seminerleri biliyorum. İnter, New Castle, Atletico Madrid deneyimleri, orada kazandığı dostluklar ve uluslararası ilişkilerde tanınan biri olması, en az iki yabancı dil bilmesi gelecek adına iyi bir şans göstergesidir. Fenerbahçe’nin futbolunda sportif direktör, menacer ya da herhangi bir unvanla görev alması kimseyi şaşırtmamalıdır.

Yazının devamı...

Şimdi karar zamanı

26 Haziran 2019

Yarın… Ya da en geç Cuma günü TFF’nin yeni Kulüp Lisans Talimatı, Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girecek.
Transfer rüzgarlarının yönünü değiştiren UEFA’nın “Önce sat, sonra al” dayatmasıyla zor durumda kalan kulüplerin tek çıkar yolu: Yapılanma.
Yapılanmanın ön koşulu bilançoların tamamlanmasıydı. O iş bitti. Kulüp Lisans Talimatı ise akçalı konuları disipline eden, ihlal halinde lige katılmayı engelleyebilecek yaptırımlarla dolu . Talimatın yayınlanmasıyla Türkiye’nin UEFA statüsüyle uyumlu yapısal değişiklik süreci de tamamlanmış olacak.
Çok hızlı bir trafik söz konusu. Bürokrasideki tıkanıklıklara, zamanı aşındıran uygulamalara alışmış bir kültürün yadırgayacağı tablolar bunlar.
O hızlı trafiğin içinde “Yapılandırma”nın iki aktörü TBB Başkanı ve TC Ziraat Bankası Genel Müdürü Hüseyin Aydın ile Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş’in dün birlikte TFF Başkanı Nihat Özdemir’i ziyaretleri de vardı. Bu buluşmada karşılıklı anlayış ve empatiyle bazı konularda uzlaşmaya varılabildiğini düşünüyorum. Ayrıntıları kısa zamanda öğreniriz. Şu kadarını söylemeliyim ki “Yapılandırma”nın merkezindeki TC Ziraat Bankası ile yıllardan beri kulüplere finansal destek sağlayan Denizbank’ın çözüm için attıkları adımlar çok etkili. Bu adımların en önemli sonucu Fenerbahçe ile Trabzonspor’un UEFA Avrupa Ligi’ne katılabilmesi olacak. UEFA koşullarının yapılandırma ile yerine getirilmesi için artık günler değil, saatler var. Son gün 30 Haziran 2019… Ya bitecek ya bitecek.
Gençlik ve Spor Bakanı M.Muharrem Kasapoğlu ile TFF Başkanı Nihat Özdemir Pazartesi günü Nyon’da UEFA Başkanı Alexander Ceferin’i ziyaret ediyorlar. Toplantıda UEFA İcra Kurulu üyesi ve TFF Başkan Vekili Servet Yardımcı ile Genel Sekreter Kadir Kardaş da var. Sadece bir nezaket ziyareti değil bu. Her iki tarafın hukukçuları da görüşmede yer alıyor. Fenerbahçe ile Trabzonspor’un UEFA Avrupa Ligi’ndeki kaderini belirleyecek. Bu karar, UEFA İcra Kurulu’ndan önce “denetleme” konusunda 9 üyeli yargıçlar kurulu FCBC’nin olumlu görüş vermesine bağlı.
Ayrıntılar arasında pas geçmememiz gereken iki gerçek var:

Yazının devamı...

Ya özel fon, ya acı son

19 Haziran 2019

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) ile Türkiye Bankalar Birliği (TBB) tarafından oluşturulan “yapılandırma” projesi, ağır aksak da olsa uygulama aşamasına geçmiş durumda. Beşiktaş, Fenerbahçe ve Trabzonspor kulüpleri, masada alacakları kredi için faiz oranları, ödemesiz süreler ve vade konusunda anlaşmaya çalışıyorlar.
Yapılandırma aşamasında TC Ziraat Bankası’nın önerdiği krediler için normal piyasa faizi (20-25) isteniyor. Vade 10 yıl... Üç yılı ödemesiz. Gelir gider dengesizliğiyle borç sarmalına yakalanan kulüpler şimdi inanılmaz bir kıskacın ağzına gelmiş durumda.
TFF Yönetim Kurulu tarafından onaylanan Kulüp Lisans Talimatı’nın 30 Haziran’a kadar yayınlanması ve yürürlüğe girmesi gerekiyor.
Gecikme söz konusu bile edilemez. İki kulüp, Fenerbahçe ve Trabzonspor, bilançolarını açıklayarak UEFA ile yaptıkları “Finansal Fair Play” görüşmelerinde 30 Haziran’a kadar borçlarını yapılandırma sözü verdiler. UEFA, TFF’ye gönderdiği yazıda da sözler yerine getirilmezse, Fenerbahçe ve Trabzonspor’u kendi organizasyonlarına (Şampiyonlar Ligi/Avrupa Ligi) almayacağını bildirdi.
Vakit ve nakit böylesine daraldığında spor medyasında yer alan bazı transfer manşetleri de “ayran ve tahtırevan” örneği ironik yorumlara yol açıyor.
Yeniden “yapılandırma”ya dönersek... Beklendiği kadar rahatlama sağlanıp sağlanamayacağı tartışma konusu. Üç yıllık ödemesizlik olanağı “kendi dönemini kurtarmak” kaygısındaki başkanlar için tam anlamıyla nefes alma fırsatı sunuyor. Peki sonrası? Ödemeli son yedi yıl için yorumlar farklı. En önemlisi, yıllık 600 milyon TL geliri olan herhangi bir kulübün, yüzde 90 borç ödemesi, sadece yüzde 10’luk (60 milyon TL) harcama yapması öngörülüyor.
Bu bilgilerin ışığı altında TBB Başkanı ve TC Ziraat Bankası Genel Müdürü Sayın Hüseyin Aydın’ı aradım. Henüz ulaşamadım. Sayın Başkan bizi bilgilendirirse, seviniriz.

Yazının devamı...

Bırakın futbol tarihi de yensin!

12 Haziran 2019

Tyrkjaranio... İzlandalılar bu deyimi 17. yüzyılın ilk yarısında yaşadıkları büyük acılardan sonra kullanmaya başlamışlar. Türk İstilası anlamına geliyor. O dönemlerde korsanlık bazı devletler tarafından izin verilen bir talan biçimiydi. Geminize hangi devletin bayrağını çekerseniz, o ülkenin gemilerine dokunmamak koşuluyla korsanlık yapabilirdiniz.
Osmanlı döneminde sırf korsanlık yapmak için islamiyeti seçen ve “Küçük Murat Reis” unvanını alan Hollandalı denizci de Kuzey Afrika’dan, ege kıyılarından topladığı tayfalarla Osmanlı bayrağını çekip İzlanda’ya iki büyük akın düzenledi. Orayı talan etti; genç kadın ve erkekleri köle pazarlarında satılmak üzere ailelerinden kopardı.
Tarihin karanlık yüzünde böyle sayfalar da var... Sadece Osmanlı atalarımızın değil, tüm devletlerin, tüm insanlığın bir daha tekrarlanmamak üzere kapatması, unutması gereken sayfalar.
İzlanda-Türkiye maçı için Reykjavik havaalanına inen Milli Takım kafilesi, bildiğiniz gibi gümrük görevlileri tarafından olmadık biçimde bireysel valiz aramaları, ağırlaştırılmış işlemler nedeniyle iki saatten fazla bir süre havaalanında tutularak “kabul edilemez” ağır bir muameleyle karşı karşıya kaldı. Hele kıdemli kaptan Emre’nin tv ve radyo muhabirlerine demeç verirken mikrofonların arasında uzatılan “temizlik fırçasına” da konuşmuş (!) olması, skandalın boyutunu daha da büyüttü.
Türkiye Cumhuriyeti, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu ile skandala hiç de onların beklemediği bir tepki gösterdi. Büyükelçiler nezdinde nota verildi. TFF Başkanı Nihat Özdemir ve UEFA İcra Kurulu üyesi Servet Yardımcı da sportif tepkilerini dile getirdiler.
İzlanda Milli Takım Kaptanı Aron Gunnarsson ise 2015’de Konya havaalanında benzer sıkıntılarla karşı karşıya kaldıklarını dile getirerek bir tür “etme-bulma” dersi (!) verdi. Biz de dört yıl sonra öğrenmiş (!) olduk.
Benim bildiğim, spor insanlık tarihinin en sağlam, en güvenilir barış köprüsüdür. Öyle ki 17.yüzyılda “Türk öldürmeyi serbest bırakan” yasa çıkaran İzlandalılar da yakın geçmişte İzlanda - Türkiye hentbol milli maçı nedeniyle bu yasayı yürürlükten kaldırmıştır.

Yazının devamı...

Küçük aslanın türküsü

9 Haziran 2019

Sanki çiçek sepeti gibi bir karşılama ve ön kabul ile hazırlamıştık Fransa’yı... Sadece Fransız medyası değil, bizler de Dünya Şampiyonu’nun kazanmasını gayet doğal karşılıyorduk. En ilginç olanı da Şenol Hoca’nın öngörüsüydü. Elbette yenmek için sahaya çıkacaktık. Ama 1 puan da olumlu bir kazanım demekti. Fransa’daki bahis siteleri de aynı rüzgara kaptırmışlardı kendilerini... Bahis oranları açıklandığında hiç şans tanımadıkları için Türkiye’nin galibiyetine 6.75, beraberliğe 4.30, Fransa’nın galibiyetine de (en doğal olasılık) 1.53 veriyorlardı. Bir başka ön kabulümüz de Fransa’yı baştan grup lideri ilan etmemizdi. Federasyon Başkanımız Nihat Özdemir de “Bizim asıl rakibimiz İzlanda” diyordu. Genel kabul gören hedefimiz grup ikinciliğiydi. <#comment><#comment>
O kadar ki TRT Spor Sabahı programındaki moderatörüm Deniz Satar’a “Bizim hedefimiz birincilik olmalı” dediğimde şaşırmıştı.
Evet, grup ikincisi olarak finallere gidebilirdik... Ama üçüncüyü geçip de ikinci olmaktansa, Fransa ile başa güreşip kaybederek ikinci olmak daha saygıdeğer bir yaklaşımdı. Neyse… Çoğumuzun kalbinin bir köşesinde yatan minik aslan (galibiyet umudu) maçın başından itibaren büyümeye başladı. Öncelikle ezeli derdimiz savunmada son yılların en akıllı kurgusuyla sakin ve çabuk oynayarak, Zeki, Merih ve Kaan Ayhan’la çok iyi yer tutup yerleşerek… Ama ille de Mbappe’ye sol kanadı dar eden Hasan Ali Kaldırım’la sürekli özgüven tazeleyerek oynadı çocuklar… İlk yarı boyunca Fransa’ya tek isabetli şut şansı tanımadılar. Griezmann’ın isabetsiz şutuyla kaleyi hatırlamış oldular, o kadar. Cengiz ve Kenan’la hücum denemeleri yapan Milli Takım, ilk yarım saat dolarken, aradığı golü duran topla buldu. Soldan Cengiz’in kullandığı serbest vuruşta ceza alanındaki Merih topu kafayla kale ağzına çevirdi. Orada da Kaan Ayhan, kalplerimizdeki yatan aslanı uyandırıverdi. Dünya Şampiyonu Fransa’ya iki stoperinin yardımlaşmasıyla golü atmak, herhalde alkışlanacak bir beceri örneği olmalıydı.
Konyalılar da takdirlerini esirgemediler, coştular, coşturdular. O golün üstüne yatıp beraberliğe razı bir “yaslanma” yanlışına da kaptırmadı kendini Milli Takım. O oyunun üstüne koymak için koştular. 40’da Cengiz Ünder’in Dorukhan asistiyle attığı gol, rüyalarımızı değil, gecemizi ve oyunumuzu süsleyen bir ödüldü. Eh yani, Türkiye de liderlik hesapları yapabilirdi artık.
Didier Deschamps ilk yarıda uğradığı şok sonrası ikinci yarıya başlarken Digne ve Matuidi’nin yerlerine Coman ile Mendy’yi oyuna sürdü. Bu değişiklik beklediği oyun akıcılığını ve aradığı boşlukları getirmedi. Şenol Hoca ise 85. dakikaya kadar istifini bozmadı. İrfan Can-Ozan, Cengiz-Yusuf, Dorukhan-Abdülkadir değişikliklerini yaptı. Sadece enerji kattı sahaya. Coşkunun ayarıyla oynamadı.
Hiç ayırmadan hepsine “harika adamlar” diyorum. Golcülerimizi alkışlıyorum. Savunmacılarımız, orta alandaki delikanlılarımız ve hücumdaki efelerimizle gurur duyuyorum.
Hele Burak Yılmaz… Sezon sonunda o bitmeyen koşular da neydi? Dedik ya hepsi de şahaneydi!

Yazının devamı...