Böyle olmaz Hoca’m!.. İki yanlış bir doğru etmez. Sahada yaptığın saçmalığı, basın toplantısında saçmalayarak telafi edemezsin.
Bu kadarına ustan ve rol modelin Fatih Terim’in karizması bile dayanamaz bilesin. Hele arabeske girersen hiç çıkamazsın.
“Kafama sıkar giderim” dersen, günün mana ve ehemmiyetine “Tabancamı unuttum helada” alıntısının daha uygun düşeceğini düşürürsün insanların aklına!
Öyle değil mi ama; stoperi ön libero yaptığın maçta kadro listesini bir yerlerde kaybettin mutlaka.
***
Aslında dertlisin ama hiç de fena bir pozisyonda değilsin. Daha doğrusu değildin.
Sadece iyi insan olarak algılanmıyordun; çok daha önemlisi, mağdurdun. Ki, mağduriyet en güçlülerin bile vakti geldiğinde ardına sığındığı bir kalkandır bu memlekette... Sen hakkınla kuşanmıştın aynı kalkanı.
Şampiyon takımın ne doğru dürüst takviye edilmiş, ne de korunabilmişti.
Cümle alem biliyordu ki, Galatasaray Yönetimi’nin açıklarını kapatmak için şikayet etmedin.
Bırak böyle kalsın.
Nereden çıktı kinaye, agresif tutum, arabesk, Vs... Hakkın yeniyor ha!..
Bu ülkede hakkı yenenleri sıralasak solda sıfır kalır seninki.
***
Kariyerinle oynayan yönetime posta koyamadın da medyayı mı buldun dişine göre?
Hatırlarsın... Tanıştık, el sıkıştık, yarım saat sonra “senin bu nazik ve hümanist huyun ciddi bir dezavantajdır hocalıkta” demiştim.
Biliyordun... Belli ki değiştirmeye niyet ettin. Ama alışmamış elde silah durmaz!.. İlk işin en suçsuz adamlara sıkmak oldu… Basın ve Hamza Hamzaoğlu!
Ben buna mesleki intihar girişimi derim.
***
Herkesin sevdiği, takdir ettiği, saygı duyduğu, mağduriyetini bildiği Hamza Hamzaoğlu’nu iki hamlede “kötü çocuk” yaptın Hoca’m.
Artık Galatasaray’da “muhtemel bir kaosun kurtarıcısı” haline geldin. Joker oldun... Bilerek ve nakış gibi işleyerek yapmış olabilirler tabi.
Kim mi?..
Medyada falan arama. Failler senin camiandan.
İnan; ilk seni harcayacaklar kurban gerektiğinde.
***
Telafisi var tabi...
Neysen o ol yine.
Hakkını yiyen olursa, bize bırak. Spor medyası, Türkiye’nin pek çok camiasından daha özeleştiri sahibidir merak etme.
Bir de “kazan”...
Futbolda kazanamayan adam, iyi ya da kötü olmuş aynı akıbete uğrar; sadece arkasından ağlayanların sayısı fark eder, o kadar.
Sevgili Hoca’m...
Meslek hayatımda hiç sevmediğim yazılardan birini daha yazdırdın bana. Lakin, biz de bağrımıza taş basıp işimizi yapmak zorundayız tıpkı senin gibi.
Umarım kötü bir anı olarak hafızalarımızın labirentlerinde kaybolup gider bu olay ve yine “şahane insandır” diye kalıbımızı basarız Hamza Hamzaoğlu adı anıldığında.

Aman Şenol Hoca’m!..

Madem ki, üç büyükleri teknik direktörlerin söyledikleri ve söylemedikleri üzerinden değerlendiriyoruz; sıra Şenol Güneş hocamıza geldi... Aslında sayın Şenol Güneş, söylem bakımından en “tehlikeli” hocalarımızdan biridir her zaman!
Tehlikeli, çünkü politika yapmaz, yere- zamana bakmaz, düşündüğünü pat diye söyler, sonra ayıkla pirincin taşını.
Örnek mi?
Çok...
En sonuncusu Ozan Tufan transferi... Daha doğrusu Beşiktaş’ın Ozan’ı transfer edememesi!
Şenol Hoca Bursaspor başkanı Recep Bölükbaşı’nın “ayartma imasına” dayanamayıp konuya balıklama dalınca ve işe “adamlığı” falan karıştırınca, Fenerbahçe’nin yolunu açtı Ozan’a.
Aslında, Beşiktaş seyircisinin Ozan’ı benimsememesinden korkulduğu için Bursaspor başkanının bir operasyonuydu bu ama oltaya takılan Şenol Hocam’dı.
Zamanı geldi, Beşiktaş Ozan’ı aradı. Bundan sonra da arayabilir.
Neyse...
Geldi çattı Beşiktaş-Fenerbahçe maçı. Elbette derbiden önce ufak tefek peşrevler, derbide hakem hataları, maçtan sonra keskin yorumla falan olacaktır.
Lakin, şu sıralar futbolumuz müthiş sorumluluk ve itidal içinde. Kavga gürültü minimum.
Korkum, Şenol Hoca’mın yine Kırkpınar usulü ters paça iç kazık dalması ve büyüklerarası bir tartışma serisine kapı açması.
Belki günahını alıyoruz.
Ama testi kırılmadan söylemekte yarar var. Olmasın ben mahcup olayım razıyım.

Pereira’nın “kazanmışı” iyi!

İtiraf edeyim; Fenerbahçe’nin sürekli kazanmasını istiyorum bu sezon!.. Avrupa’da, Süper Lig’de silip süpürmesini, hızlı, skorlu, artistik oynamasını istiyorum. Hayır Fenerbahçe fanatiği falan değilim. Bu zamanda tuhaf ama bizim mesleğin büyük ustalarından öğrendiğim ve inatla sürdürmeye çalıştığım “tarafsızlık” ilkesi gereği takım bile tutmam elimden geldiğince.
Peki niye Fenerbahçe kazansın?..
Bayılıyorum Pereira’nın “favori çıkıp galip dönmüş” haline. Maçın üçte birinde bile iyi futbol yeter yani.
Espriler, anılar, jestler, mimikler, basın toplantısından değil de misafir odasından geliyor sanki.
Karşımızda Fenerbahçe teknik direktörü yok, her şeyi konuşabileceğimiz kadim dostumuz var. Asker arkadaşımız Portekizli!
Futbolun gerilim yönü uçup gidiyor. Tatlı, zevkli, keyifli bir eylem oluyor futbol ve Fenerbahçe Pereira dilinde.
Heyhat!..
Fenerbahçe iyi değilse, Pereira da meslektaşlarının “soru istemez, eleştiri kabul edilmez” zırhını giyiniyor, aynı tas aynı hamam hale geliyor.
Hatta, daha kötü.
Çünkü adam uyanık aynı zamanda.
Terslemiyor, beter ediyor. “Futbolcularla ilgili konuşmak istemiyorum”.
“Geçmiş maçla ilgili soruyu kabul etmiyorum”.
“Tercihlerimi sizinle tartışmam”.
“Gazete okumam, TV izlemem, dolayısıyla eleştirilere yanıt veremem”. Sonucun muhtemel etkilerini bile geçiştiriveriyor Pereira.
Abus, agresif, çok bilmiş malum hocalardan biri oluveriyor.
Peki, kime soracağız Fenerbahçe’nin durumunu?..
Pereira aklındakini yapmaya mı geldi, herkesin yapacağı kadarı ile yetinmeye mi?..
Elindeki malzemeyle sıradan işler mi yapacak, üstün başarı mı gelecek?
Bu kadar yıldızı idare edebiliyor mu, yoksa yakında bombalar patlayacak mı? Yahu, Fenerbahçe’nin sistemi ne, onu bile bilemiyoruz hani.
Kimdir bu soruların muhatabı?
Kazanırken espriler, anılar, jestler, mimikler güzel de... Biz de Fenerbahçeliler de merak ediyoruz; “gidişat nereye”!
Meslektaşlarımdan ricamdır, bir gün neşesi yerindeyken soruversinler, “sen de öteki hocalara döndüğün zorlu günlerde kime soralım sorularımızı” diye. Kazandığında mesele yok.
Bayılıyoruz o zaman.
Keşke hep kazansa!