Sinema
06.09.2017 - 00:00

Arzu Çevikalp

Geniş Kadraj

Tüm Yazıları
Milliyet Yazarı

Tek Kimlikte Yediz Olmanın Getirdiği Lanet!

Sitene Ekle

Kardeşlik sevgisini/duygusunu tamimiyle yok ederek nefrete dönüştüren, tek çocuk yasasını ortaya koyan ve onları acımasızca ailelerinden koparan bir hükümete sahip olsaydınız ne yapardınız? Ne kadar iç burkucu olduğunu anlatmaya dahi gerek yok, çünkü “What Happened To Monday”, bu gerçeği beyazperde ile buluşturuyor. Paylaşımı tatmadan yaşayan tek çocukların kardeş sahibi olamayacaklarını sert söylemlerle destekleyen film, insanların barbarlaştığını ve vahşileştiğini iktidar gücüne dayandırıyor. Böylece tarih yeniden tekerrür etmiş oluyor.

İstatistiki bilgilere göre 1950’lerde 1 milyardan az olan dünya nüfusunun 2,5 milyar olduğu ve 50 yıl içerisinde nüfusun 7 milyara ulaştığı ortaya konulmuş.  Son rakamlar ise nüfusun 7 milyarı aştığı yönünde… Hızla artan nüfusun 2050 yılında 10 milyar olması bekleniyormuş. Bu oranın yükselmesinin en büyük sebebinin ‘birden fazla çocuk dünyaya getirme’ ve ‘gereğinden fazla üreme’ olduğu söyleniyor, ama Avrupa’da (özellikle İtaya ve Fransa) bu oran diğer ülkelere oranla daha az.

Aslına bakarsanız ilahi yaşamın önemli bir kuralı var, o da doğum ve ölüm! Nasıl ki doğum varsa, ölüm de vardır. Yani yaşam bir düzen içinde işler ve bunun önüne geçmek ilahı olarak yanlıştır. Hatırlarsanız Çin Hükümeti yıllardır tek çocuk politikasını sürdürüyordu, ta ki Aralık 2016 tarihine değin…

Hatta geçenlerde Çin Hükümeti 'tek çocuk' politikasının değiştirilip 'iki çocuk' yapılacağını duyurmuştu. Çin hükümeti nüfustaki cinsiyet dengesizliğinin, işgücü azalmasının ve nüfusun hızlı artışının önüne geçmek için 1970'li yıllarda tek çocuk uygulamasına geçmiş ve ikinci çocuğa sahip olanlara ağır cezalar vermişti.

Bu acı gerçekten yola çıkan “What Happened to Monday” 2070’li yılların distopik krallığında, “tek çocuk yasası” dayatmasını perdeye yaftalayarak, artan nüfusun ancak bu şekilde azalacağını ön görüyor. Açıkça altını çizmek gerekirse, bu konuyu birçok distopik filmde gördük, lakin konu hiçbir zaman ana hikâye olarak seyirciye sunulmamıştı, seyirci hep yan hikâye olarak izlemişti. İlk defa ana hikâye olarak beyazperdede boy gösteren film, Netflix’te yayınlanan %3 dizisinin finalinde meydana gelen olaylara yeşil ışık yakarak, tek çocuk yapmanın ‘ideal’ olduğuna kanaat getiriyor.

Yönetim ile beraber, faşist rejimin gölgesi altında kalan ve bu rejimin doğru olduğunu savunan Çocuk Tahsisi Bürosu” yöneticisi Nicolette Cayman, varoluşu ve onun getirdiği yasayı sorgulayarak seçim ve tercih hakkımızın olmadığını belirterek toplumun özgürlüğünü elinden alıyor.

“BEN VARKEN SİZE SÖZ DÜŞMEZ”

Tanrı’nın işine karışan ve ipleri eline alan acımasız ve sadist ruhlu Cayman, padişahçılık oynayarak, dünyanın nüfusunun kontrol edilemez boyutlara ulaştığını ve kıtlığın insanlığı kasıp kavuracağına inandığını ve bu uğurda her şeyi yapacağına inanıyor. Aslında bu şu demek oluyor: “sonuca/hedefe/amaca giden her yol mubahtır.”

Tabi bir de işin şu boyutu var: Cayman daha iyi bir gelecek için çocuk sahibi olmak isteyenlerin ekonomik gücünü ön plana alarak, bilinçli olmalarının önemli olduğunu vurguluyor, ama buna karar vermek tek kişinin tekelinde olmamalı…

Peki, film sadece bize bunu mu yansıtıyor? Filmin bize anlattığı şeyler çok daha derin ve onu özümseyebilmek için büyük resmi görmek lazım, ancak o zaman taşlar yerine oturuyor.

Aklınıza toplam yedi çocuğu olan bir aile getirin ve o çocukların sadece bir gün dışarı çıkabildiklerini tahayyül edin. Bunun yanı sıra, geçmişte iki ve daha fazla çocuk yapmış zengin ve fakir insanların çocukları daha huzurlu ve refah bir gelecekte uyanmaları için dondurulmalarına ne diyorsunuz? Çok zalimce değil mi?

Başı yıllarca beladan kurtulmayan Settman ailesinin patronu olan Terrence’in (büyükbaba) doğum yapan kızı, yediz doğurup hastanede vefat eder. Terrence yedizleri gizli bir eve kapatır ve onlara haftanın günleri isimlerini verir. Her gün onlardan yalnızca birisi sokağa çıkabilir, lakin Karen Settman olmak şartıyla! Özetle, 7 kız tek bir kimlikte birleşir. Göze batmamak adına hepsi sanki tek bir kişiymiş gibi davranırlar. Bir gün eve dönmeyen Pazartesi kaybolunca işler iyice sarpa sarar.

Aslında burada akıllara ilginç bir soru düşüyor o da şu: Neden dördüz değil de yediz? Yedi çocuk hikâye adına büyük bir handikap, çünkü onları tanımak ve ne yaptıklarını öğrenmek için 123 dakika yeterli değil. Sürenin daha uzun tutulması film adına daha yararlı olabilirdi.

NEDEN 7 ÇOCUK?

Net bir ifadeyle, yönetmen Tommy Wirkola şayet 7 karakteri 3-4 karaktere indirgeseydi, hikâyede neredeyse hiç tanışmadığımız karakterlerle de tanışma fırsatına erişmiş olacaktık. Esasında bunu şöyle düşünebiliriz: zaten film distopik bir geleceği anlatıyor ve o nedenle de oldukça absürt, ama yediz olayının dayandığı nokta tamimiyle farklı… Çocukların elden alınma olayı ne kadar insanı perişan eden bir olaysa yediz doğurmak da öyle, yönetmen alın size tezatlık diyor. Bir tarafta elden alınan çocuklar, diğer tarafta yedizler… Yedi çocuk neticede daha güçlüdür ve onları birer birer bulup dondurulmalarını sağlamak da haliyle daha sıkıntılı bir görevdir. İşte tam da bu nedenle aksiyonun ve gerilimin gücünü iliklerimize kadar hissetmemiz olasılıklar dahilinde… Şunu da hatırlatmak gerek: Wirkola bir romandan esinlenerek yedi çocuk olayını hikayesine dahil etmiş.

Yukarıdaki paragrafta dile getirdiğimiz ufak çaplı olumsuzluğu görmezden geldiğimizde filmin böyle bir konunun üzerine düşmesinin ne denli önemli olduğunu görüyoruz. Buna ek olarak; İsveç-İspanyol melezi Nooomi Rapace’ın yedi karakteri kendisinin canlandırıyor oluşu da izleyiciyi perdeye yaftalayarak mantık yürütmesine vesile oluyor. Teknik vurgulamara önem veren Wirkola bunun üstesinden gelmeyi başararak kendisini karmaşanın içinden çıkarıyor. Fazla abartıya kaçmadan aksiyon ve gerilim sahnelerini birleştiren yönetmen düşünsel bir distopik bilim kurgunun ağlarını örüyor. Lisbeth Salandar  (Ejderha Dövmeli Kız) olarak nam salan Noomi Rapace’ı tercih edişi de doğru bir seçim yaptığını gösteriyor.

Seyircinin filmi sindire sindire izlemesi için imkân tanıyan yönetmen, filmi sonlandırmak için acele etmiyor ve bütün sürprizi finale saklıyor. Flashback ve flashforwardlarla geçmiş ve bugün arasında bir köprü kuran film, ‘individualizm’ olgusunu eleştirerek 7 ayrı karakterin Karen Settman olarak görünmesinin artı ve eksi yanlarını masaya yatırıyor. “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” sloganı ile “birlikten kuvvet doğar” atasözünden etkilendiğini filme yansıtan yönetmen, individualizm’in altına plüralizmi süpürerek ona göz kırpıyor.

Toparlayacak olursak; distopik yönetim biçimine göre demokrasiden uzaklaşan bir toplumun tek merkezden işletilmesini ve yönetilmesini özetleyen film, demokrasinin giderek çatırdağını ve geleceğimizin güvenli olmadığının sinyallerini vererek yıkımın resmini çekiyor. Geleceğimizin güvenli olmasını beklerken, film bize geçmişin unutulmayacağını ve kötücül olayların artı şoklarını yaşamaya devam edeceğimizin istatistiklerini ortaya koyuyor.

https://www.sinegazete.net

arzucevikalp@sinegazete.net

https://twitter.com/biglynchlover

©Copyright 2017 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.