Pazar

01.07.2018 - 01:30 | Son Güncelleme: 01.07.2018-2:32

“Türklerin en büyük sorunu özgüven eksikliği”

Bize ne oluyor diye sormak için psikiyatri profesörü Arif Verimli’yle buluştum. “Türk insanı hep beğenilmeyi bekler, beğenilmek için de hiçbir şey yapmaz” diyen hocadan en önemli sorunumuzun özgüven eksikliği olduğunu öğrendim.

Sitene Ekle

Buket Aydın - Pazardan pazara

Her akşam saat 19.00’da sizinle buluştuğumuz Kanal D haberde sık sık şiddet olaylarına yer vermek zorunda kalıyor; hem ben üzülüyor hem de sizi üzüyorum. Köpeğin, kedinin bacağını kesen mi dersin, çoluğu çocuğu kaçıran, sevdiğini iddia ettiği kadını öldüren mi? Her gün ayrı bir vahşet, bitmeyen bir cinnet hali. Peki neden? Sizin için bu soruyu Prof. Dr. Arif Verimli’ye sordum. İşte hocanın çarpıcı yanıtları…

-Neden bu kadar çok dram ve kötü olay var çevremizde? Türkiye’ye, Türk insanına bir şey mi oldu?

Vallahi benim kişisel kanaatim Türkiye’ye hiçbir şey olmadı. Türkiye’nin sermayesi, insan deposu zaten bu…  Şöyle bir bakarsanız 80 milyon diyorlar ya, bunun 79 milyonunun eğitimde geçen ortalama yılının erkeklerde  4.2 yıl, kadınlarda 2.7 yıl olduğunu görürsünüz. O kadar çok okuma yazma bilmeyen, o kadar çok alaylı insan var ki etrafta. Bu insanlardan bir düşünce beklemek pek fazla mümkün değildir.

-Bir duygu bekleyebilir miyiz? Eğitimin olmadığı yerde duygu da merhamet de olmuyor o zaman öyle mi?

Doğal, yani doğuştan, insan olmak yüzünden getirdiği duyguları var kişinin. Onları yönetmesi, problem çözmesi, problemleri yönetmesi açısından bakıldığında ise eğitim seviyemiz oldukça düşük. 

-Bir insan neden bir hayvana zarar verir? Bunun altında ne yatar?

Omurgalıların temel içgüdüleri var. Temel içgüdülerden bir tanesi beslenme içgüdüsü. Kedi, köpek, at, inek ya da insan olsun beslenmeden duramıyorlar değil mi? İkinci içgüdüleri cinsellik, üçüncüsü kaçma, dördüncüsü saldırganlık içgüdüsü. Bu içgüdüleri bastırmakta zorlanan insanlarda saldırganlık her zaman ve her şekilde görülür. 

-Belirgin bir yönelim alanı var mı peki?

Eşyaya da olabilir çevreye de ama en önemlisi hayvanlara yönelen saldırganlık. Hatta çok önemli bir şey vardır: İnsan ruhsal bütünlüğünü korumak, iç çatışmalardan kaynaklanan şiddetli anksiyete duygusunu aşabilmek, daha çok kabul görebilmek için birtakım yöntemler kullanır. Patolojik olanlardan örnek verirsem regresyon savunma yöntemi bunlardan biridir yani yetişmiş bir insanın çocukluk dönemine dönmesi. 

“Futbol saldırganlığın bir topa dönmüş biçimidir”

-Regresyon tedavisi dedikleri bu mu?

O değil, o başka bir şey. Regresyon içerisinde sublimasyonu yani yüceltmeyi barındırır. Mesela avcılık, futbol bir sublimasyondur. Yüceltilir. Saldırganlığın bir topa dönmüş biçimidir, onu tekmelersiniz bütün gün.  Avcılık da yüceltilir, oysa içinde saldırganlık ve bir başka canlıyı öldürmek barındırır ama yüceltilmiştir. Bu şekilde de toplumun kabul ettiği şekilde de yönelimleri olabilir bu saldırganlığın. 

-Hayvanlara uygulanan şiddet psikopatlık mı?

Bir anlamda... Psikopatlık diye tarif edilen şey halk dilinde kullanılan terminolojilerden biri. Oysa biz buna anti sosyal kişilik bozukluğu diyoruz. 

- Anti sosyal kişilik bozukluğu deyince daha normal bir şeymiş gibi geliyor insanın kulağına. 

Daha normal değil işte, topluma karşı kişilik bozukluğu bu. Kendine de zarar veriyor, diğer canlılara, insanlara da zarar veriyor. Topluma karşı kişilik bozukluğunun gelişeceği insanlar çocukluktan belli olur.

-Peki, bu aile tarafından fark edilirse düzeltilemez mi?

Bu sadece eğitimle düzeltilemeyebilir. Doğuştan, genlerden gelen bir şey çünkü böyle doğuyorlar. Beyinleri öyle çalışıyor. 

-Sayıları çok da az değil galiba?

Hiç az değil, o kadar çok, o kadar yaygın ki! Toplumda yüzde 20 kadar anti sosyal kişilik bozukluğu taşıyan kişi bulursunuz. 

-Peki, çocuğunda anti sosyal kişilik bozukluğu olup olmadığını nasıl anlar bir aile?

Anti sosyal kişilerde uyum bozulur. Örneğin yapması gerekeni yapmadığını, aksi hareket ettiğini, aşırı öfkeli davrandığını, küçüklükten hayvanlara eziyet ettiğini görürsünüz. Mesela kedinin kuyruğunu benzin döküp yakar, onun kaçışına da kahkahalarla güler. Ya da civcivin boynundan tutar 20. kattan aşağı bırakır. Bu onlara adeta keyif verir, özel bir zevk alırlar bu hadiseden. 

- Annesi babası ne kadar normal olursa olsun böyle doğabilir yani bir çocuk?

Doğabilir bunu önleyemezsin de, eğitimle azaltabilirsin. 

-Mesela çocuğun içindeki öfkeyi spora, futbola yönlendirse aile doğru bir şey yapmış olur mu?

Futbol oynasa biraz belirtiler azalır ama oradaki nüveyi korur. Bir arzusu, isteği doymadığında müthiş bir öfke patlaması yaşar anti sosyaller. Gider, hakeme kafa atar mesela. 

-Bazıları “Ben kadına vurmam ama eşyadan öfkemi çıkarırım” diye kendini savunur, aslında bu da anti sosyal kişilik bozukluğu mu?

Bir anlamda… Bir miktar eğitilmiş hali.

-Bu insanlardan kendimizi nasıl koruyacağız peki?

Korunma sporları yaparak koruyacaksın, başka yolu yok!

-Gerçekten mi?

Vallahi öyle. Fiziksel olarak korunmak lazım! 

-Bunların psikolojik şiddeti de var mı?

Bunların psikolojik şiddeti de öfke… Anında tekme tokat girer. 

“Bizde sosyal muhakeme eksik”

-Türk insanının genel olarak sorunu şu diyebileceğiniz bir şey var mı?

Türk insanının en önemli sorunu özgüven eksikliğidir. Utangaç, çekingen, içine kapanık, toplum içerisinde pek rahat davranamayan insandır.  Türk insanı düşünce tipi itibariyle sürekli eski anılarını düşünerek, onların olumsuz yanlarına üzülen, hep beğenilmeyi bekleyen, beğenilmek için de hiçbir şey yapmayan insandır. Benim kişisel görüşüm bu. 40 yıllık meslek birikimimden elde ettiğim sonuçlar bunlar.

-Peki, bizde 3. Sayfa haberleri neden bu kadar çok?

Sosyal muhakeme eksik çünkü… Bunun sonucunda kararlarını yanlış veriyor, adımlarını yanlış atıyor. Yanlışı yanlış kovalıyor. Zincirleme yanlışlar dizisi gidiyor. Küçücük olan o adımı hiç atmasa, koskocaman bir hapis cezası yemeyecekken, bunu düşünemiyor. “O adımı atmasaydın” diyorsun, cevap “Keşke”. Keşke de, o gün düşüneydin bunu. 

- Bunun önüne geçmek mümkün mü?

Eğitim gerekiyor. İnsan odaklı, insana dönük kaliteli, ciddi bir eğitim çalışması yapmak gerekiyor. Okul açıp da, buyurun, okuyun demek eğitim değil. İnsana insan değeri vermek gerek. İnsanı sevmekle başlar her şey. İşte eğitimden kastım da tam olarak bu.

-Hepimiz neredeyse aynı eğitim sisteminden geçtik. Niye bazılarında muhakeme eksik oluyor?

Bireysel farklar var tabii… Doğuştan gelen, genetik farklar var. 

“Şiddet konuşuldukça birilerini tetikler”

- Vahşet haberlerinin gösterilmesi mi yoksa gösterilmemesi mi gerekir? Çünkü bacakları ve kuyruğu kesilen köpek haberinden sonra birdenbire hayvana eziyet haberlerinde artış oldu.

Bir kısım insan var hiç kötü haber almak istemez. Bir kısım insan da öğrenmek ister. Öğrenmek istemek daha doğrudur. Hiç haber almadan, gözümü kulağımı dünyaya kapatayım, hiçbir şey canımı sıkmasın, olumsuz bir şey olmasın diye düşünmek yanlış bence. Var mı böyle bir dünya?

-Hayır, tabii ki yok!

Realistseniz dünyayı yaşarsınız. Bunu kim yapar, neden yapar, önlem alınabilir mi diye düşünmek en realist yaklaşım. Gerçekten kaçarak yaşayamazsınız, insanın tipik özelliği gerçekçi olmasıdır. Kopyalama riski her seferinde var. Ama ben bunu doğru bulmuyorum. O kopyalayacak diye koskoca haberi yok saymak da yanlış. Onu kopyalamasa gidip başka bir şey yapacak adam. Zaten anti sosyal!

-Şiddet eğilimi olanlar şiddet haberlerini izledikleri zaman bu haberler onlara bunu yapma isteği verebilir yani? 

Uyarabilir, aynı şey intiharlarda da söz konusu. Şunu yaptı, bunu yaptı diye bütün teferruatıyla anlatırsanız onu birisi mutlaka deniyor. Şiddet ne kadar çok konuşulursa o kadar çok birilerini tetikler. 

-İyilik de şiddet de yayılan bir şey öyle mi? 

İsim koymada bile o çok büyük bir faktör. İsim koymalar, küfürler dahil olmak üzere insanlar ciddi bir biçimde sosyal çevreden çok etkileniyorlar.

-Türkiye’de psikiyatrik hastalıklar artış var mı?

Ruh sağlığı ile ilgili hastalıklar dünya yüzünde orantısal bir artış göstermedi. Örneğin şizofrenin görülme oranı bütün dünyada yüzde 1. Türkiye’de de böyle. Bundan 50 sene önce de yüzde 1’di, şimdi de yüzde 1. Fakat arada bir nüfus artışı gerçekleşti. Bundan dolayı 80 milyonun yüzde 1’iyle 50 milyonun yüzde 1’i sayısal anlamda çok değişir. Bu görece bir artış anlamına gelir, oransal bir artış yok. Oransal bir tek artış var o da madde kullanımı. 

- Kediyi öldüren neye öfke duyuyor?

Kedi psikodinamik anlamda yumuşaklığı, sevgiyi sembolize eder. Bir kısım insanda okşamak hissi uyandırır. Bu da eşittir anne sembolüdür. Köpekse daha çok baba sembolüdür. Bunları araştırırken biz küçük çocuklara “Anneni babanı bir hayvana benzet de çiz” deriz. O çizimlerden çıkan sonuçlardan ulaşılan veriler bunlar. 

-Kediyi döven annesini mi dövüyor aslında ya da bir kadını?

Bir anlamda. Şimdi şöyle varsayabilirsiniz. Aslında başka türlü bir öfke yaşadı ama öfkesini çevirdi. Kediyi dövdü, sakatladı ya da öldürdü. Öfke duyduğu kişiyle karşı karşıya gelse onu öldürecek ama bu durumun kendine problem yaratacağını biliyor. Kedi öldürmekse ceza yasası bakımından problem değil. İşte bunlara kazanç deniyor. 

-Bu kadar akılları var yani?

Bu aslında akılla düşünülen bir şey değil, bilinçaltıyla düşünüyor. 

- Birçok insan endişeli huzursuz, mutsuz, eskiye özlem var. Eskiden ne kadar güzeldi diye iç geçiriyorlar. Hep mi böyleydik?

Bütün dünya hep böyle… 

- Eskiyi her zaman daha iyi hatırlıyoruz. 

İşte bu acı verir aslında. Buna ruminasyon denir. Türkçesi geviş getirmek… Sabah 4 mide gözlü olan hayvanlar ot yerler, öğleden sonra otu rahatladığı yerde çıkarır, tekrar çiğner. Ruminasyon daha önce sana acı verdiği belli olan birtakım anılarını gereksiz yere çağrışımlarla bugüne taşıyıp, aynı acıyı yine yaşatır sana. 

-Mutlulukla hatırlayan da vardır belki?

Mutlulukla hatırlayana hiç dokunmuyoruz, buyur hatırla. Acı çekenlerle ilgili sıkıntımız bizim. Kronik depresyonların büyükçe bir kısmını ruminasyon yapar. “Anam şunu yaptı, babam bunu yaptı”. Babası ölmüş, çürümüş mezarda hala “Babam şunu yaptı, annem beni dövdü”. Çocukluk travmaları meselesi de tamamen ruminasyonla ilgili bir şeydir. 

“Gerçekçi olun sorunların üstesinden gelirsiniz” 

-Sosyal medya bizi hep iyi olmaya, olumlu düşünmeye zorluyor, bu ne kadar doğru? 

İnsan realiteyi test edebildiği sürece zihin sağlığı yerindedir. Realiteyi iyi test ediyorsan sorun yoktur. Realiteden kopmaya başlayınca psikoz başlar. Gerçeği yok sayarak böyle sahte mutluluklar yaşama meselesi de psikiyatrik yönden değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Bir belirtidir aslında. İnsanın en önemli özelliği gerçekçi olmasıdır. Gerçekçi olursanız her türlü sorunun üstesinden gelirsiniz. 

“Aşkın ömrü yoktur”

- Aşkı da mı yanlış yaşıyoruz, yanlış kodlamışız toplum olarak? Çünkü aşık olduğumuzu çekip vurabiliyoruz. 

Bu da benzer bir şey aslında hayvan öldürmeyle bir anlamda paralel. Şimdi ben seni o kadar çok seviyorum ki içime sokasım geliyor. Bu sevgi anlatıyor değil mi?

- Evet!

Oysa içine sokarsan ölürüm ben. Boğuyorsun beni. Buna Othello sendromu diyoruz. Shakespeare’in ünlü Othello romanında biliyorsunuz,  sonunda aşırı kıskançlıktan, sahiplenmekten, herkesten ve kendinden de kıskanarak öldürdü. Patolojik aşkların psikiyatrideki diğer adı Othello sendromudur. 

-Tutku aşk değil ama değil mi?

Tutku patolojik, normal değil. 

- Aşk hangi aşamadan sonra hastalıklı tanımını alır?

Hayatınızın, düşünce alanınızın yüzde 70’ini alıyor, bununla meşgul oluyor, sosyal hayatınız bundan çok etkileniyorsa artık patolojiktir. Aşk başka bir şey... 

- Sizce ne?

Seksin estetik hali aşk. Duyguyla karıştırılmış bir beğeni. Yani başka türlü duyguların da desteklediği beğeni, eşittir seks. 

-Bu da bir gün bitiyor o nedenle mi 3 yıl diyorlar ömrüne aşkın?

3 yıl falan değil. O kişiden kişiye değişir. Bu tamamen karakterle ilintili… A tipi kişilik yapısı olan kişi yıllar yılı aşkını yaşayabilir. Ama B tipi 3 gün yaşar. 

-Bir kere aldatan hep aldatır düşüncesi doğru mu?

O bir yanlış inanç. Bir kere yapanın ikinci kere aldatma olasılığı hiç yapmayandan belki bir tık yüksek olabilir. Hep tartışılır bu. Bu biraz kendini frenlemene bağlı. 

“Mutluluk diye bir şey yoktur”

-Neden psikiyatrist oldunuz?

Ben tıp fakültesinin dördüncü sınıfında psikiyatrist olma kararı verdim. Hep psikiyatrik şeyler okudum. Hoşuma gitti hadise. Bana hastayla karşı karşıya kalmak yetmiyor. Ben iç içe olmak istiyorum. Duygusunu anlamak istiyorum. Bundan dolayı oldum.

-Psikiyatrist olmak insanın hayatını nasıl etkiler. 

Ben bir avukat ya da mühendis Arif Verimli nasıl olurdu hiç bilmiyorum. 17 yaşından beri psikiyatrinin içindeyim.  

-Psikiyatrist Arif Verimli nasıl biri?

Ben çok gerçekçi bir adamım. 

-Meslek hastalığınız var mı?

Otobüse bindim diyelim. Kimin nasıl bir rahatsızlığı olduğunu gözlemler ve anlarım. 

-Bu insanlara davranışınızı etkiliyor mu?

İster istemez her kişinin konuşmasını takip ediyorum, çağrışımlar nasıl? Düzgün mü çağrışıyor, nerede ne yanlış yapıyor, amma genelledi, lüzumsuz konuştu falan diyorum içimden ve mutsuz oluyorum.
Bundan dolayı da pek bir kimseyle konuşmayıp, yalnız kalmayı tercih ederim. Hiç kimseyle oturup konuşmuyorum, konuşma ihtiyacım da yok. Beni mutlu etmek için susmak yeterli.

-Peki, mutluluk içimizde mi?

Mutluluk diye bir şey yoktur. Mutluluk sadece bir laftır. Mutluluk hissettiğin anlar 5 ya da 10 dakikadır. Kalıcı mutluluk yoktur. Normal uyanık beyin 2 modda çalışır; uyku modu ve uyanık mod. Uyanık modda beynin sürekli işlediğini görürsün, bir an için bile durmaz. Bunların büyükçe bir kısmı saçma sapandır. Kontrol edemezsin ve bu fikirlerin çok önemli bir kısmı da olumsuzdur. İyi fikir otomatik değildir. Özel eğitimlerle elde edilen bir şeydir. Sabah uyandığınızda aklınıza ilk gelen şey sizin en büyük tutsaklığınızdır. İnsan bundan kurtulamaz. Dolayısıyla kafanızdaki kötü düşünceleri durdurmaya yarayacak her türlü şeyin bir ekonomik değeri var. Spor, yoga, sinema ve tiyatro bizi kötü düşüncelerden uzaklaştırır.
 


©Copyright 2018 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.