Pazar

28.08.2010 - 16:45

Üstadın mirası

Sitene Ekle
.  |  İlber Ortaylı Tüm Yazıları »

Reşad Ekrem Koçu’nun basılamayan notları acilen mirasçılarının ve “iş bitiricilerin” elinden kurtarılmalı, gerekirse kanun çıkarılmalı

Eski bir bürokrat aileden gelir; İstanbul çocuklarının çoğu önüne konan tahsili tamamlayıp baba mesleğine devam ederken, Reşat Ekrem yurdunun tarihine ve yaşadığı toplumun yapısına merakla yöneldi. Ona merak ettiği şeyleri öğretecek bir kurum yoktu. Tıpkı zamanının bir başka mütebahhiri Osman Nuri (Ergin) gibi zekası ve yönelimiyle yolunu buldu. Bu gençlerin merak ettikleri konular üzerinde daha evvel kaleme alınmış bir el kitabı veya telif eser yoktu. Mesela Mehmet Süreyya Bey mezarlıkları kendi gezdi. Hatta bazen oralarda gecelediği oldu ve de on binlerce mezar taşı içinden imparatorluk halkının geçmişini sergilemeye (“Sicill-i Osmanî”) adlı devasa kütükte çalıştı.
Darülfünun’da okudu; ünlü tarihçimiz Ahmet Refik’in (Altınay) asistanıydı. Ahmet Refik üniversiteden uzaklaştırılınca yeni gelen zümreyle tabiatlarının uyuşamadığı söylenir, doğrudur. Edip tarihçinin üslubu ve merakları dönemin tarihçileriyle uyumlu değildi. Lisede öğretmenliğe geçti. Vefa Lisesi’nde tarih öğretmeniydi. O dönemin gazetelerinin tarih ve edebiyat öğretimi gibi bir işlevi de vardı.
Reşat Ekrem bey Babıali’nin ünlü simalarından biri haline geldi. Bu imparatorluğun sadece padişahlarını, vezirlerini ve yüksek ricalini değil; esnafını, serserisini hatta hırsız ve fahişesini dahi merak etti. Hem de sırf 16’ncı asırdakiler değil; yaşadığı çağdakileri bile defter etti. 1950’li yılların insan manzaraları bugün için bulunmaz bir tarihi manzara; hem de Türk tarihinin akışı içindeki en ilginç tipler. Ansiklopedinin yazarları içinde Semavi Eyice hoca, Kevork Pamukçuyan gibi muhteremler var.

Hiçbir şehrin nüfus kütüğü İstanbul kadar ilginç olamaz
Ömrü boyunca bir İstanbul Ansiklopedisi meydana getirmek için didindi. Hiçbir şehrin kütüğü bu kadar ilginç olamaz. Büyük abideler yanında küçükleri, mezar taşları, güzel sokaklar, önemsiz sokaklar, ekabir ve zenginlerin yanı başında fakirler, haneberduşlar bir arada. Marjinal insanın hakkındaki kayıtlar ilk defa onun tarafından mahkeme kayıtlarından çıkartıldı, yetmedi; bazı polislerin özel defteri bile ele geçirilip bakıldı. Bunu gerçi bir Alman ve Fransız şehir tarihçisi de yapabilir, o daha fazlasını yaptı. O muhitlerdeki halk şairlerinin destanlarını ve şiirlerini topladı, hatta dedikodulara başvurdu. Üsküdarlı Razi veya Vasıf gibilerini bize tanıttı.
Bir gün Kumkapı’da bir meyhanede bir kocaman zarf unutmuş. Zarfı bulup getiren çocuk (Erhan Eskici) bugün artık rastlamadığımız bir tip, sokakta gazete satanlardan; getirdiği zarf tamamıyla “K” maddesiymiş. Sevinen üstat bu mühim dosyayı bulup muhafaza eden ve kendine kadar getiren küçüğün ismini büyük şehrin kütüğüne kaydediyor. Sonraki yıllarda da Almanya’ya işçi olarak gittiğini ilave ediyor.
Bilinen dedikodunun aksine üstadın ansiklopedisi yarım kalmadı, tamamdı;
“K” maddesi de hazırdı, başka maddeler de. Sevgili Murat Bardakçı’nın pazartesi günkü yazısında hüzünlü bir tasvirle belirttiği gibi “Para istemez, yeter ki şunu kaybolmadan basın” diye çaldığı kapılardan ret cevabı geldiği için ansiklopedi G’ye kadar basılabilmiş.

Murat Bardakçı’nın ikazları mutlaka göz önüne alınmalı
11 cildin hepsini tek tek okumuştum. Basılı olsa öbür ciltleri de okurdum. Şahsen çok şey öğrendiğim ve yeni alanlara yöneldiğim bir eserdir; herkes için bu geçerlidir. Reşad Ekrem Koçu eşi bulunmaz bir tarihçi tipidir. Dar bilgili veya amatör değildir, yazdıklarına da güvenilir. Hiç kuşkusuz hata yapmak veya noksanı olmak bütün tarihçilere özgüdür.
Murat Bardakçı’nın ikazını göze alınız. Basılamayan koliler bir akraba kalabalığının elinden birilerine geçmiş. Boğaz’ın en eski yalısı olan Amcazade Yalısı gibi Reşad Ekrem’in ansiklopedisini de veresesinin elinden kurtarmak dert olmalıdır. Bu gibi haller için hükümetin kanun dahilinde müdahaleci tedbirler alması şarttır.
Şimdi ise Murat’ın bahsettiği bir başka kalabalık var; her işten anlayanlar (!) ve iş bitiriciler... Bunlar eseri basması söz konusu olan kurumdan para koparmak için güya değişiklikler yaparlar. Bazısı üstelik alimane cevherler yumurtlar, dili ve üslubu değiştirir, olur olmaz resimler koyar. Oysa Reşat Ekrem mesela fotoğraf pek sevmezdi. Sabiha Bozcalı gibi ressamlara ve rölövelere müracaat etmişti. Redaksiyon heyetinin gerçekten ciddi ve iş bilir adamlar olması gerekir.
Görelim bakalım, üstadın köşelere tıkılıp kalan dosyalarını bunca yıldan sonra toparlayıp basabilecek miyiz? Bunun başarıldığını görürsek İstanbul için umutlarımız tazelenir. 


İstanbul direnmek demektir
Bundan 1600 sene önce İtalya’nın ve bütün dünyanın parlak başkenti Roma, Vizigot başbuğu Alaric’in yağmacı askerlerinin eline geçti (410 yılının 24 Ağustos). Vakıa buradan 70 yıl evvel Nea-Roma (Konstantinopolis) bugünkü İstanbul ebedi imparatorluğunun başkenti olarak ilan edilmişti. Roma’yı Vizigot sürüleri altüst etti; bu dönem sonunda klasik parlak Roma’dan pek az eser kaldı. Batıdaki Roma artık haraptı ama ebedi şehir olduğunu kanıtladı. Eskinin harabeleri, eski Roma’nın soyluları ile daha dokuz asır sefalet ve derbederlik içinde yaşasa da günün birinde tekrar abideleri, kiliseleri kütüphaneleri ile dirilmeye başlayacaktır.
Öte yandan 1000 yıllık durgunluğa mahkûm olan İtalya’nın Roma’sına nispet yapar  gibi Marmara kıyısındaki NeaRoma büyümeye, serpilmeye başladı. Balkanlardan akıp gelen barbar sürülere karşı o direndi. Konstantin’in bugünkü Yenikapı ile Haliç arasında inşa ettiği kalın surlar Trakya’dan gelen istilacıları durdurdu.
Nihayet imparator Theodosius artık Konstantin’in ismini taşıyan şehri savunmak için bugünkü muhteşem surları inşa etti. Ta Fatih Sultan Mehmed’e kadar kimse bu surları askeri bir başarı ile geçemedi; 1204’te Haçlı sürüleri şehri askerce değil dalavere ile ele geçirdiler. Bir ölçüde 50 yıl sonra şehre geri dönen İznik’teki imparatorluğun generali Paleolog çürüyen bir Haçlı hâkimiyetini tarihin adaleti ile silmiş sayılır. 

Su sıkıntısı her zaman vardı
1600 sene önce ağustos ayı bildiğimiz Roma’nın çöküntüsünün başlangıcı sayılır. Ta ki Rönesans devrinde İtalya’nın cihanı aydınlatan günleri içinde yerini alana kadar. İstanbul ise o tarihten beri önce üniversitesi, sonra Ayasofya’sı bütün Balkanları ve Rusya’yı etkileyen dini ve kültürel propagandasıyla orta şark dünyasının yeni Roma’sı oldu ve 15’inci asrın ortasında da bu saltanatını Osmanlılara devretti.
Şehrin su sıkıntısı her zaman olmuştu. Havası o kadar cazip değildir ama dünyanın en güzel şehriydi. Dantel gibi bir coğrafyada deniz ve toprak en cömert gıdaları sunuyordu. İnsanlığın sanayi çağına geçtiği dönemde İstanbul geri bir şark başkenti gibi görüldü, kendini toparladı, sanayileşen bir dünyanın değerlerine uymak için adımlar attı. Bu sefer de artan nüfus ve göç onu sarstı ve o her şeye rağmen Güney Amerika’nın Afrika ve Hindiçin’in büyük sefil metropollerinin derecesine düşmedi.
İstanbul demek direnç demektir, ümit demektir, gelecek demektir. O soylu bir şehirdir. Her zaman da soyluluğu ile kendisini yıkmaya çalışanları durduracak kitleleri bulur.

©Copyright 2010 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.