Sıkıntıyı Vileda’yla kovaya tıkın!

Sıkıntıyı Vileda’yla kovaya tıkın!


VİTRİN CADISI


       Vitrin Cadısı oldukça hareketli bir hafta geçirdi. Şöyle bir silkindi. Depresyonunu önce yatağından, sonra evinden kovaladığı gibi komşusuna fırlatıp attı. Acısını, evinden süpürdü. Sıkıntısını, Vileda’yla ve kovasının içine kattığı Fabulosa’yla sildi, temizledi. Tabii bunları yaparken göğsü elbette ki sıkıştı. Yüzü al al, mor mor oldu. Yakındı, ona buna küfretti. Balkon kapısının aralığından evine dolan simitçi sesini duyar duymaz, simitçiye seslendi. Sonra simitçi apartmanın önünden onu çağırdığında, abla dediğinde simitten vazgeçti. “En iyisi" dedi, “köfte ekmek yemek, bu saatte, yanına da şöyle bir normal kola..." Simitçi ona okkalı bir küfür savurdu. Sonra da küfrüne ekledi: “Hayret bi’ şey..." Vitrin Cadısı, diyet kola içmezdi. Normal kola içer, daha önce de bahsettiği gibi şişmanlığından, kat kat olan göbeğinden utanmazdı. Ama onu teşhir de etmezdi. Simitçiyi de takmazdı. Vitrin Cadısı, kısacası bahar temizliğiyle geçirdi geçtiğimiz haftayı... Arındı; budizme sardırmadan ama... Çeşitli temizlik ürünleriyle.. Henkel sağolsun... Persil Adam artık yoktu. Ama varsın olmasındı. Tüketiciler için zaten önemli olan tükettiği malzemenin kahramanının, yani Persil Adam’ın uçması değildi. Ayaklarının yere basmasıydı. Persil Adam artık yoktu, ama Henkel ürünleriyle temizlik bir harika olurdu.
       İşte böyle, yani artık ağlamıyorum. Geçmiş olsun ve n’olur ağlama fakslarınız ve e - mail’leriniz için de teşekkür ederim. Cadıyım madıyım ama siz de beni seviyorsunuz, tüm nemrutluğuma rağmen... Bazen siz cadı olmayanlara o kadar şaşıyorum ki... Vazgeçmiyorsunuz...

     Zeynep & Melike’den fistolu pike
       Böyle olunca, biraz da sizin desteğinizle, dedim ya yatağımdan çıktım, o çiçekli yorganı da attım gitti. Yerine Zeynep ve Melike’den fistolu pike ve çarşaf takımı aldım. Bir güzel serdim gitti. Üstüne yattım. Açtım Kargo’yu ve pencereyi. İçeri bahar, odaya Türkçe sözlü hafif müzik doldu. Pek de hoşuma gitti. Zaten yeterince karışık bir dönemden çıkmıştım. Beni Jeff Buckley falan değil basbayağı Kargo paklardı. Pakladı da... Pikem yumaşacık, çarşafım dondurma gibiydi. Güzel bir kaymaklı dondurma gibi serindi. İçime ferahlık veriyordu. Sanki naneli Vivident çiğniyordum. “Tüm yolların kesiştiği mekânda, sessizliği anladım" diyerek ayaklarımı havaya fırlatıyordum. “Tüm sözleri ölse de gurur nedir unutmaz" diyordum sonra, Kargo’dan öğrendiğim kadarıyla... Şehirli çocukların şehirli lafları, biraz Ümüt Yaşar ağlaklığı, biraz Özdemir Asaf romantikliği. Ama güzel işte...
       Sonra karnım acıktı... Domuz kadar. Günlerdir içinde bulunduğum depresyon karnımı acıktırmıştı. Köfte ekmekten vazgeçip Bağdat Caddesi’ne yönelmek istedim. Çıkmalıydım. Duş aldım. Palmolive elmalı duş jelimle, Hayashi saç bakım kremimin hindistancevizli kokusunu içime çeke çeke, hayata ve bu yeni peydah olan hayat enerjime şaşırarak yıkandım. Tertemiz olmuştum. Saçlarımı, o yoluk yoluk olmuş, birbirine dolanmış saçlarımı açtım. Lierac otobronz kremimle bacaklarımın biraz bronzlaşmasını sağladım. Bahar gelmişti, hafif turunculuk bu bacaklara iyi giderdi. Bacaklarıma baktım. Onları beğendim. Kafama saksı da düşmemişti. Artık cadılıktan mı çıkıyordum? Bana bir şeyler oluyordu.
       Sonra Bağdat Caddesi’nin bir güzel yolunu tutum. Bronz bacaklarıma çektiğim capri pantalonum ve spor ayakkabılarımla yürüdüm de yürüdüm. Kırıntı’ya gelince durdum. Big Burger yiyecektim. Yanında bol kızarmış patates. Kafam kadar burgeri mideme indirmek sadece beş dakikamı almıştı. Sonra biraz fenalaştım. Ama kısa sürdü. Üstüne bir de Divan’dan dondurma aldım. Yalaya yalaya vitrinlere baktım. Bu Kırıntı, Moda’nın bu eski burgercisi, daha McDonalds’lar, Burger King’ler yokken, sıkı ve kalın burgerler yapan bu şahane burgerci tıka basa doluydu. Ve herkes Kırıntı’da tıkınıyordu. Müzik 80’lerdendi. Madonna, “La Isla Bonitaöyı ne güzel söylerdi! Hayat ne güzeldi. Bana ne olmuştu böyle?.. Orada çalmasa bile “I Will Survive"ı söylüyordum bir yandan... “Will" değil; “survive" ediyordum zaten. Ne kadar güzeldi. Kendimi karides gibi hissettiğim o günler ve kara geceler sanki asırlar öncesinde kalmış gibiydi.
       Bütün vitrinler, çok afedersiniz, lilanın b.kunu çıkarmıştı. Lila bitmişti... Lila diye bir renk artık evrende olmazdı herhalde diye düşündüm. Bitirmişlerdi, çiğnemişler çiğnemişlerdi, yakında fırlatıp atacaklardı bu lilayı... Tüm vitrinler lilaydı. Her şey, bluzlar, pantolonlar. Ama yeterdi! Kumaşçılar, top top lila satıyorlardı. Seneye peki lilanın yerini ne alırdı? Bir vitrin cadısı olarak hemen söylüyorum: Kahverengi. Gri bitmiş, lila tükenmek üzeriydi, siyah hep vardı. Bu sefer sıra kahverengiye gelmişti. Bir yere bu dediklerimi not edin. Bu dediklerimi, her ne kadar pozitif kanlar fışkırsa da yanaklarımdan, unutmayın...

     Faconnable ve Cacharel
       Sonra atladığım gibi bir taksiye, soluğu Akmerkez’de aldım. Yorulmuyordum. Yorulmak bilmiyordum. Lila değildim. Ben geleceğin kahverengisinin ta kendisiydim. Akmerkez her geçen gün yeni markalara kucak açıyordu. İşte Faconnable ve Cacharel. Fransız ağalarının ağa markası... İkisi de çağ atlatmak heveslisiydiler bu tüketiciler diyarı İstanbul’a. İstanbul çağ atlıyordu. Artık Cacharel’i de vardı, Faconnable’ı da... Türk erkeklerine gün doğmuştu. Gün ağarmış, kötü günler geçmişti.
       Artık Yerli Malı Haftası’nda ilkokul çocukları limon olup şiirler okumuyor, Faconnable ve Cacharel giymek için hangi mesleği seçmeleri gerektiğine karar vermeye çalışıyorlardı. Kız arkadaşlarına Cacharel’den Liberty - Özgürlük dedikleri jean’i almak için kaç ay para biriktirmeliydiler? Babalarının durumu ortadaydı. Onlar gibi olmayacaklardı. Şimdinin ilkokul çocukları, limon falan değil, olsalar kiwi falan olurlardı Yerli Malı Haftası’nda...




17 Kasım 2019 Magazin Bülteni17 Kasım 2019 Magazin Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber