Devlette öfke kontrolü de mümkünmüş

Cumhurbaşkanı Gül, asabi memlekete “öfke kontrolü” hatırlatmasında bulundu. Ama asıl dinlemesi gereken, Ankara’daki siyasiler.

Devlette öfke kontrolü de mümkünmüş

Çankaya’da ‘Cumhurbaşkanı’na Sorun’ diye bir uygulama var. Açıklık, şeffaflık ve katı Devlet Baba imajını insani bir boyuta çevirmek için tasarlanmış hoş bir düşünce. Her yıl vatandaşlar internet üzerinden cumhurbaşkanına soru soruyor, sonra da binlerce soru arasında en popüler 10 sorunun sahibi Çankaya’da cumhurbaşkanı ile buluşuyor.
Bu yıl medyanın en dikkatini çeken soru, bir devlet hastanesinde sekreter olarak çalışan Emine Kesemen’den geldi: ‘Sizi hep tebessümle görüyoruz ekranlarda. Çok öfkelenip sinirlendiğinizde ne yaparsınız?’
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün cevabı şu olmuş: ‘Her insanın yaratılıştan bir fıtratı vardır. Dolayısıyla insanlar bu konularda rol yapamazlar; rol yaparlarsa yapmacık olur. İnsan ne ise odur. Herkes bazen öfkelenir; ama bazıları bu öfkesini dışa vurarak rahatlar, bazıları da benim gibi kendini zorla kontrol ederek öfkesini içinde tutar.’
Ne yalan söyleyeyim, Cumhurbaşkanı’nın ‘öfke kontrolü’ hatırlatması, hoşuma gitti. Neden mi? Memleketin ‘zıvanadan çıkmış’ ve asabi halinden hepimiz yorulduk da ondan.
Etrafa şöyle bir baksanıza. Siyasilerin birbirine bas bas bağırdığı; her Salı grup toplantılarında Meclis’in adeta bir ‘hakaret seansına’ dönüştüğü; onbinlerce oyla milletin temsilcisi olarak seçilen koca koca adamların tribünlerdeki taraftarlar gibi birbirlerine laf atmakla meşgul olduğu; seviyesizliğin diz boyu olduğu; televizyon programlarında sürekli bağıran adam ve kadınların tehditler savurduğu; kocaların kafası atınca karılarını bıçakladığı; annelerin alışveriş merkezinde çocuklarını dövdüğü şu memlekette, devletin başı çıkıp öfkeyi kontrol etmenin pekala da mümkün olduğunu hatırlatıyor.
Umarım Ankara’da duyan olur, duyanlar duymayanlara anlatır.
Siyaseten seversiniz, sevmezsiniz ama Abdullah Gül siyasi otoritesini bağırıp çağırma üzerine kuran bir lider değil. Muhabir olarak Refah Partisi günlerinden beri izlediğim, 2007’den sonra ise başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanlığı dönemini yakın gözlemlediğim için söylüyorum. Sabırlı ve uzlaşmacı bir tarzı var.
Kuşkusuz kimi zaman sinirlendiğine, kızdığına, yüz hatlarının gerildiğine, karşısındakine ters bir cevap verebildiğine de tanık olmuşluğum var.
Ama Allah için bir kez olsun sesini yükselttiğine, bağırdığına, küfür ya da hakaret ettiğine tanık olmadım.
Bunları Abdullah Gül ‘güzellemesi’ yapmak için değil; mevcut siyasi üsluptan, gerilimden son derece bunalmış, bezmiş sessiz çoğunluğun temsilcisi olarak söylüyorum.
Üstelik Gül popüler bir cumhurbaşkanı; kamuoyu yoklamaları da Ak Parti seçmeni dışında belli bir sempati kazanmış olduğunu gösteriyor.
Demek ki, öfkelenmeden siyaset yapmak, sürekli birilerine hakaret etmeden popüler olmak, seçim kazanmak da pekala mümkün.
Yorulduk, yıprandık artık bu üsluptan.

Ergenekon’da birleştirme değil ayrıştırma lazım
Ergenekon davalarının hepsinin birleştiğinin farkındasınız herhalde. Böylece ayrı zaman dilimlerinde ve çoğunlukla birbirini tanımayan farklı kişileri içeren 1. ve 2. Ergenekon davası yanında, Albay Dursun Çiçek’in meşhur ‘Islak İmza’ davası, Kafes ve Poyrazköy davaları, Amirallere suikast, ÇYD dosyası ve İlker Başbuğ’un yargılandığı ve 2009 tarihli ‘İnternet Andıcı’ davası, aynı çatı altında birleştirilmiş oldu.
Toplam 16 dosya, 2 milyona yakın evrak, üyeleri arasında genelkurmay başkanlarından tutun da mafya kalıntılarına kadar bir sürü karakterin olduğu uçsuz bucaksız bir terör örgütü tasavvuru...
Öyle bir örgüt ki, dört yıldır üst düzey yöneticilerinin yargılanıyor oluşuna rağmen, yememiş içmemiş içlerinden birini genelkurmay başkanı yapmayı başarmış, o da darbe yapacağına tutup bir internet andıcı yayınlamış!
Sanırım yakında Devrimci Karargah, Oda Tv ve oldu olacak Balyoz da Ergenekon’la birleşir!
Bütün bunlar hukukun sınırlarını fazlasıyla zorlayan durumlar. Hukukta ‘torba dava’ gibisinden bir ‘konsept davası’ olamaz. Örneğin, ‘Darbeci zihniyettekiler davası’ gibi bir dava kurgulayamazsınız; o insanların birbirleriyle irtibatlı olduğunu ve meşru muhalefet yöntemleri dışında ortak bir illegal eylem üzerinde çalıştıklarını kanıtlamanız gerekir.
Bu durumda, birbiriyle fiili örgütsel ilişkisi olduğu ‘tartışmalı’ olan insanların yargılandığı Ergenekon davalarını ‘bileştirmek’ değil, tam tersine hukuken ‘ayrıştırmak’ lazım. Savcılar, somut olaylardan yola çıkarak Ümraniye bombaları davası, Danıştay davası, Cumhuriyet’e atılan bombalar vs gibi farklı davalara odaklanmalıydı. Yapmadılar.
Biliyorum, mahkeme bu davaları birleştirirken, ‘hukuki, fiili irtibat’, ‘delillerin birlikte değerlendirilmesindeki zorunluluk’ ve ‘usul ekonomisi’ gibi argümanlar ortaya atıyor.
Ancak bunlar bu noktada ikna edici değil. Tam tersine uzun tutukluluk ve yargılama sürecindeki iddialar da göz önüne alındığında, adalete olan güveni sarsıyor. Kısacası Ergenekon’u ‘torba dava’ haline getirmek, bu işi sulandırmanın daniskası!

Devlette öfke kontrolü de mümkünmüş

ANKARA HOLLANDE’DAN UMUTLU
Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, 17 yıllık bir aradan sonra ilk kez sosyalistlerin başa gelmesi bekleniyor.
Sarkozy’yle aylar önce ipleri koparan Ankara’da ise, tam bir bayram havası var!
Aslında kâğıt üzerinde Sosyalist lider François Hollande’ın politikaları, Nicolas Sarkozy’den çok farklı değil. Ermeni meselesinde Fransız solu başından beri soykırımını tanıma konusunda ateşli. Zaten her iki lider de son günlerde Fransız Ermeni seçmene, cumhurbaşkanı oldukları takdirde tartışmalı ‘soykırım inkar yasası’ benzeri yeni yasalar getirecekleri sözü verdi. Sosyalistler geçmişte bu tarz yasaların başını çekti.
Ancak, Ankara, seçim öncesi Ermeni lobisine verilen bu tarz sözleri pek de ciddiye almıyor. Hükümetin (ve Başbakan Erdoğan’ın) Sarkozy’yle kimyası bir türlü uyuşmadı. Olay kişiselleşti. Yerine kim gelse, Türk-Fransız ilişkilerinde yeni bir sayfa açılacağı beklentisi var.
Peki ya unuttuğumuz Avrupa Birliği? Sosyalistler, göçmen hakları ve yabancı düşmanlığı gibi konularda sağ partilerden daha olumlu bir tavır içinde olsalar da, henüz Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci konusunda renk vermiş değiller. Fransız kamuoyu, genel anlamda Türkiye’nin üyeliğine karşı; Hollande da konuyu fazla gündeme taşımadı. Bu durumda Hollande'ın cumhurbaşkanlığının Türkiye'nin AB sürecini hızlandıracağından umutlanmanın anlamı var mı?
Bu soruyu yönelttiğim üst düzey bir hükümet yetkilisi, ‘Evet’ anlamına gelen şu açıklamayı yapıyor: ‘Hollande geçenlerde Fransa’daki Türk seçmene Türkiye’nin AB sürecini engellemeyeceğine dair önemli bir mektup yazdı. Sarkozy’yle sorunumuz, sürecin teknik olarak işlemesini ve yani fasılların açılmasını tamamen bloke etmiş olmasıydı. Oysa biz Avrupa Birliği’nde sürecin devam etmesini önemsiyoruz, hatta ‘Süreç sonuçtan daha önemli’ diyoruz. Sarkozy teknik anlamda bile sürecin ilerlemesini engelledi. Hollande yeter ki süreci engellemesin. Yoksa Merkel’le aynı pozisyonda olsa bile bize yeter.’
Kısacası Ankara, Hollande döneminde AB ile müzakerelerin yeniden başlayacağı hesabını yapıyor.