Türkiye ve İsrail yakınlaşıyor mu?

Türkiye ve İsrail yakınlaşıyor mu


Türkiye ve İsrail arasında normalleşme veya gizli bir anlaşma yok. Olsa olsa, karşılıklı ‘saldırmazlık paktı’ ve gerilimi düşürme politikası var. Anlaşma ise, hâlâ uzak gözüküyor


Üst üste gelen haberler, kamuoyunda Türkiye ve İsrail arasında yeni bir süreç başladığına dair spekülasyonlara neden oldu.
Aslında ortada devasa adımlar olduğu söylenemez. Türkiye Eurovizyon şarkı yarışmasına Musevi asıllı İzmirli genç bir müzisyen Can Bonomo’yu gönderme kararı aldı. Sempatik bir genç ve isabetli bir karar; ama kendi başına ne Bonomo’nun seçimi ne de TRT’nin belgesel kanalında İkinci Dünya Savaşı’ndaki Yahudi soykırımını anlatan “Shoah” filmini yayınlıyor oluşu, Türkiye ve İsrail’in gizliden gizliye yakınlaştığı anlamına gelmiyor.
Fakat tabii ilişkilerin eskisi gibi gergin olmadığı da aşikâr.
Örneğin Fransa’daki Ermeni soykırım inkâr tasarısına karşı çıkanlar arasında Musevi asıllı Fransızların varlığı, Ankara’nın gözünden kaçmadı.
Geçen haftalarda İsrail parlamentosu Knesset’ta Ermeni soykırımını tanıma yönünde bir girişim ise, İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın alelacele devreye girmesi sonucunda engellendi.
Washington’da da ilginç bir durum var. ABD Kongresi üzerinde ciddi ağırlığı olan Musevi lobisi, eskisi gibi Türkiye’nin lobi gücü gibi çalışmıyor. Ama Türkiye aleyhine de çalışmıyor. Musevi lobisi, Mavi Marmara sonrası Türkiye’ye yönelik eleştirel tutumunu askıya almış gözüküyor.
Daha da önemlisi, iki ülke arasında geçen yıl gördüğümüz “yaylım ateşi” tarzı sert demeçler yok. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, kabinesini “Ne olursa olsun, Türkiye’ye cevap vermeyeceksiniz” diye tembihlemiş durumda. Başbakan ise, Eylül ayındaki BM konuşmasından bu yana İsrail’e karşı sert bir demeç vermiş değil. Türkiye’nin haklılığını anlatan ve özür bekleyen standart Mavi Marmara demeçlerini saymazsanız, Ankara İsrail’e her fırsatta bir yumruk sallama siyasetinden vaz geçmiş gözüküyor.
Peki ne oluyor? Kaşla göz arasında Ankara ve Tel Aviv arasında gizli bir müzakere süreci, gizli bir barış anlaşması mı imzalandı?
Hayır, tam olarak değil. Aslında Türkiye ve İsrail arasındaki durum, son 6 ayda değişmiş değil. Henüz el sıkışma ya da helalleşme noktasından çok uzağız.
Eğer bir “anlaşmadan” söz etmek gerekirse, son aylarda “normalleşme” değil de sadece iki ülke arasında el yordamıyla konmuş, gayri-resmi bir “karşılıklı saldırmazlık” anlaşması var.
ABD Başkanı Barack Obama, New York’ta Tayyip Erdoğan’la yaptığı 90 dakikalık görüşmede, ikili ilişkilerin “daha da kötüye gitmemesi” konusunda özel bir ricada bulunmuştu. Özetle “Benim hayatım zorlaşır, burada sizi savunmamız güçleşir” demişti. Aynı ricayı, Ankara’yla ilişkileri düzeltmek için can atan İsrail Başbakanı Netanyahu’ya da tekrarladı.
İki ülke de Doğu Akdeniz’de “askeri çatışma” spekülasyonu ya da ihtimali doğuracak adımlardan uzak duruyor. Daha da önemlisi, iki ülkede de yöneticiler karşılıklı sataşmalardan, saldırgan ifadelerden uzak duruyor.
Ancak yaz sonunda Palmer Raporu’yla kopma noktasına gelen ikili ilişkilerin “düzelmesi” için New York’ta yapılan gizli ve dolaylı temaslarda bir yere varılamadı. Ankara, özür ve tazminat konusunda ısrarcı; üstelik Arap Baharı ve Washington’la yaşadığı balayı nedeniyle eli de oldukça rahat. Taviz niyeti yok. İsrail ise, gönülsüz de olsa özür ve tazminata razı, ama karşılığında bir şeyler istiyor. İsrail özür ve tazminat karşısında ikili ilişkilerin gerçekten normalleşmesini, yani askeri, siyasi her anlamda 1990’lardaki haline dönüleceğinin garantisini istiyor.
İşler de burada kopuyor. Bu talep, eli oldukça rahat olan Ankara’nın ödemeye hazır olduğu bir bedel değil. Ortada Filistin-İsrail barışı yokken, İsrail’in İran’ı vurma ihtimali varken ve Türkiye’nin Arap sokağındaki imajının tavan yapmışken, Ankara ikili ilişkileri eski seviyesine getirmek ve Arap dünyasındaki manevi ağırlığını kaybetmek istemiyor.
İşte arada arabuluculuk yapmaya çalışanlar da, bu fasih daire içinde sürekli dönüp dolaşıyor.


Gazetecinin bir günü

Diyarbakır’da toprağı eşelediğinizde kafatası, siyasette ne tarafa dönseniz tarih fışkırıyor.
Geçen haftayı Fransa’daki Ermeni tartışması ve Hrant Dink davası kararının yankılarıyla geçirdikten sonra, bu hafta İstanbul’da iş dünyasından CHP’ye geçen Gülseren Onanç’ın belli aralıklarla Beyoğlu’ndaki ofisinde düzenlediği sohbet toplantılarından birine katıldım. Konuğumuz, CHP’de beklenmedik bir biçimde Dersim tartışmasını tetikleyen çiçeği burnunda Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün’dü.

Sahiden “Yeni CHP” var
Kim ne derse desin, siyasette “Yeni CHP” diye bir fenomen var ve Dersimli sosyalist Hüseyin Aygün, aynı Şafak Pavey, Melda Onur, Vali Ağbaba, Sezgin Tanrıkulu gibi, CHP’nin genç kuşak “aktivist” vekillerinden. Onu ilk kez seçim öncesi Kemal Kılıçdaroğlu’nun Tunceli miting otobüsünde tanımış, ancak daha tanımadan önce Tunceli’de insan hakları davalarını AİHM’e taşıyan avukat olarak ününü duymuştum.
Hüseyin Aygün, henüz Ankara tarafından bozulmamış, “İyi ki siyasette var” diyeceğiniz tarz insanlardan. Verdiği röportaj ve başlattığı tartışmayla Dersim’e yıllar sonra Tayyip Erdoğan’ın ağzından devlet özrü getirdi. Sansürsüz konuşuyor. “Ben kendi hesabıma Başbakan’ın özrünü memnuniyetle dinledim.” Kılıçdaroğlu’nun kendisine sahip çıktığını düşünüyor.
Ve gelecekle ilgili umutlu: “Dersim tartışması, çok şeyi değiştirdi. Türkiye’nin her yerinden, cezaevlerinden mektuplar alıyorum. Başta CHP tabanında beni çok eleştirenler, olayları öğrendikçe şimdi ‘Neler olmuş, iyi ki anlattınız’ diyor. Umutlandım. CHP gibi bir partide adı sanı duyulmamış Hüseyin Aygün’ün bile çıkıp siyaset yapması mümkünse, bazı şeyleri değiştirmek için bir şans var diye düşünüyorum.”

Dersim’den Holokost’a
Aynı gün ikinci durağım, Neve Şalom sinagogunda her yıl yapılan Yahudi Soykırımı anma töreniydi. İnsanlık tarihinin en karanlık sayfalarından biri olan Holokost, benim tarih bilincimin gelişmesinde hep özel bir yer tutmuştur. Avrupa’nın göbeğinde, “muasır medeniyet” seviyesini yakalamış bir ülkenin giriştiği sistematik ve “temiz” katliam, tarihin dehlizlerinde bıraklmaması gereken bir olay. Böyle bir günü anmak için, Türkiye’de sayıları her geçen gün azalan Yahudi cemaatiyle birlikte 10 yıl önce el-Kaide tarafından bombalanan sinegogu ziyaret etmek, anlamlı olur diye düşündüm.
Ancak belki daha da anlamlı olan, aynı törene katılan Dışişleri Bakanlığı temsilcisi Büyükelçi Ertan Tezgör ve İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun yaptığı konuşmalardı.
Kuşkusuz Türkiye kendi tarihiyle yüzleşmede Batı ülkelerinin gerisinde. Ve kuşkusuz yıllardır Osmanlı topraklarındaki Yahudi varlığını uluslararası bir lobi çalışması olarak gören Ankara, cumhuriyet tarihinin (Varlık vergisi gibi, Struma gemisi gibi) bazı nahoş dönemlerini görmezden gelmeyi yeğliyor. Büyükelçi Tezgör de Osmanlı’yı “çağdaşlarına kıyasla daha hoşgörülü” diye tanımlarken haksız değildi.

Bakan yok ama vali orda
Gönül isterdi ki, bu toprakların en eski halklarından İstanbul Yahudi cemaatinin Holokost anma gününe, kabineden daha üst düzey bir katılım olsun. Ama ben yine de İstanbul Valisi Mutlu’nun içinde “Türk” yerine “atalarımız” vurgusu olan, çok kültürlü bir İstanbul’dan söz eden ve “Biz İstanbullular, bu topraklarda yaşayanlar, bir daha insanlık tarihinde benzer acılar yaşanmaması için el ele duruşumuzu geliştireceğiz” diye biten konuşmasını beğendim.
Beğendim ve tarihin bütün ağırlığını sırtımda hissederek, inanmak istedim.



Dersim ne çabuk unutuldu?


Birkaç ay önce Ankara’da esen “Dersim” fırtınasını hatırlıyor musunuz? Herhalde buna “Dersim modası” demek daha doğru olur çünkü, aynı her sezon değişen kıyafetler gibi, bir kaç hafta boyunca manşetlerden düşmeyen konu, bugün siyasette tamamen “gündem dışı” gözüküyor. 1938’de Tunceli’de devlet eliyle yaşanan vahşetin boyutları, ilk kez Hüseyin Aygün’ün Zaman gazetesine verdiği röportajla kamuoyunda “meşru” hale gelmiş, hemen ardından CHP içi tartışmalar ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Dersim özrü derken yıllardır sansürlenen Pandora’nın Kutusu açılmıştı. Peki, bu büyük tartışmalar, özürler, tarihle yüzleşme nutukları sonunda ne oldu dersiniz? Hiç. Başbakan’ın özrü, önemliydi. Ancak ne Meclis’i ne de devlet mekanizmasını harekete geçirmeye yetmedi. Dersim’in 1930’larda aynı ırkçı kampanya çerçevesinde “Tunceli” yapılan isminin orijinal haline dönmesi için yapılan başvurular, şu ana kadar İçişleri Bakanlığı tarafından kabul görmedi. TBMM dahil henüz bu konudaki resmi arşivler açık değil. Meclis’te CHP milletvekili Aygün’ün başı çektiği Dersim araştırma komisyonu kurma çabaları ise, iktidar partisinin yanaşmamasıyla rafa kalktı. Peki, biz ne anladık böyle “tarihle yüzleşmeden”?