Yazar odaları

Ne zaman bir yazarın evine gitsem çalıştığı yeri incelerim. Geçenlerde internette rastladığım dünyadan 51 yazar odası fotoğrafına da dikkatlice baktım

Seyis için ahır, aşçı için mutfak, fahişe için yatak neyse, yazar için çalışma odası odur.
O oda onun hem atölyesi hem hücresi, gönüllü tutsaklığının kalesidir.
Ne zaman bir yazarın evine gitsem çalıştığı mekanı gözlerim dikkatlice...
“Bir yazar, nerede yazar” sorusu merakımı kamçılar.
Nasıl bir odada yazıyor?
Güneşle yıkanan bir salonun ferahlığında mı, içeri sadece düşlerin sızabildiği bir sığınağın loşluğunda mı?
Disiplinli bir öğrencininki gibi derli toplu mu odası; bir bekar odası kadar dağınık mı?
Gün boyu kuyu kazdığı iğneleri, yani kalemleri nasıl? Tükenir cinsten mi, tükenmez mi? Yoksa o da kalemini çoktan müzeye kaldırıp gözünü bilgisayar ekranına dikenlerden mi?
Başköşesinde televizyon, kanapesinin üstünde gazeteler, masasında telefon var mı? Dünyadan kopuk mu, gündeme
bağlı mı?
Rahat bir koltuğa gömülüp mü yazıyor; yoksa konfordan kaçıyor mu?
Sessizlik mi arıyor, müzik
dinliyor mu?
Gündüz mü yazıyor, yoksa ortalıktan el ayağın çekilmesini mi bekliyor
yazmak için?
Yazdığı ortamın düzeni ya da karmaşası, loşluğu ya da aydınlığı, tenhalığı ya da kalabalığı eserine yansıyor mu?

Seyyar genç yazarlar
Geçenlerde “Yazar odaları” diye
bir fotoğraf albümü düştü internete...
51 yazarın çalışma odalarından
birer fotoğraf konmuş.
Dikkatle inceledim hepsini...
Lüks değil, sıcak mekanlar...
Çoğu kaçınmış konfordan, belli... Özellikle gençler, her an lap toplarını kapıp bambaşka bir mekanda yazmaya devam edebilirmiş gibi... “Mekan önemli değil, bizim orada yazmamız, mekanı anlamlı kılan” diyorlar sanki...
“Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini”nin yazarı Louis de Bernieres geniş, yemyeşil bir bahçeye açılan camlı ahşap kapının hemen girişine kurmuş masasını... Tıkandığı anda çıkıp ormana karışıverecekmiş gibi...
“Kayıp Zamanlar”, “Satranç Şampiyonu” gibi kitaplarıyla tanıdığımız Michael Morpurgo ise çalışma masası diye karyolasının fotoğrafını çektirmiş; battaniyesinin üzerinde kalemler, kağıtlar, defterler...
İrlandalı Anne Enright da kapı arkasında küçük bir masada yazıyor. Gösterişsiz bir sandalye... alelade...
Hele Charlotte Mendelson’unki! Çalışma odası değil, çıfıt çarşısı...
Genç kuşağın “kaplumbağa yazarları”nın karşısında eskilerin yerleşik tarzı var. Sanki yazdığı odada büyümüş, zamanla o odanın bir eşyasına dönüşmüş ve orada can verecekmiş gibi görünen yazarlar bunlar...

Eskilerin “yazıhaneleri”
Charles Darwin’in odası bunlardan biri... Şömine önünde, çift yönlü kullanılabilen, geniş, klasik bir masa, rahat bir köşe koltuğu, kırmızı perdeler...
1990’da ölen Galli romancı Roald Dahl bir berjer koltuğun iki kolu üzerine yerleştirmiş “portatif masa”sını; üzerine yeşil çuhadan bir örtü sermiş.
Harold Pinter’ın düzenli ahşap kütüphanesinin önündeki tertipli masası, üzerine özenle dizdiği tükenmez ve dolma kalemleri ile Orhan Pamuk’un “yazıhane”sini andırıyor.
Buna karşın Craig Raine’nin odası, Doğan Hızlan’ınki gibi; kitaplardan görünmez, içinde yürünmez halde...

Işığa yüzünü ve sırtını dönen yazarlar da var
Çoğu yazar pencere önüne kurmuş masasını...
Ama Deborah Moggach gibi ışığı arkasına alıp dış dünyaya sırtını
dönenler de var.
Türkçede psikanalitik denemeleriyle tanıdığımız Adam Phillips’in çalışma masası, bana Bertolt Brecht’in Doğu Berlin’deki evini hatırlatıyor. Onun masası da koruluğa bakan dar bir pencerenin önündeydi ve üzerinde
q klavye bir Olivetti duruyordu.
Clive James, Martin Amis gibiler, benim gibi tavanarasının ahşap dinginliğini sevenlerden...

Yaşlılar sabit, gençler hareketli oluyor
Masaların çoğu gösterişsiz, dağınık...
İrlandalı romancı Colm Toibin’in tavana kadar uzanan ve odayı tümüyle kuşatan kütüphanesinin ortasına yerleştirilmiş geniş ahşap masası, Bülent Ecevit’in çalışma ortamını hatırlatıyor.
İrlandalı oyun yazarı Bernard Shaw’un ise küçük bir pencere önünde duvara raptedilmiş katlanır bir masası var; üzerinde siyah kallavi daktilo, yanında hasır sandalye... Shaw içki-sigara içmediğinden ne bir bar var görünürde ne de kül tablası...
Eskilerin sabit koltuklarının aksine yenilerin koltuklarının çoğu tekerlekli, hareketli...
Sue Townsend ve John Updike gibi iki masayı L şeklinde bitiştirip iki ayrı çalışma düzeni kuranlar da var.
Benim de Mehmet Ali Kışlalı’dan görüp benimsediğim bir tarz bu... Hareketli koltuk sayesinde birinden diğerine kolayca geçebildiğiniz iki masalı sistem, birkaç yazı işini bir arada yapanlar için ideal çalışma düzenidir.
Joanna Briscoe, Christopher Hampton gibi, genç kuşak İngiliz yazarlar, masalarının önüne ya da yakınına çift kişilik bir koltuk kondurmuş; yorulduğunda, tıkandığında ya da ara verdiğinde dinlenmek, yazdığını okuyup sindirmek, belki biraz da kestirmek için...






İngiliz yazar Christopher Hampton yorulduğunda dinlenmek için masasının önüne çift kişilik
koltuk kondurmuş.



Çoğu yazar masasını pencere önüne kursa da Deborah Moggach gibi ışığı arkasına alanlar da var.


1990’da ölen Roald Dahl yazılarını koltuğa yerleştirilen portatif masasında yazıyordu.


Kadınlar ve erkekler
Yazar odaları

Maggie Gee’nin odasında bir huzur var.

Odalarda kadın yazarlarla erkeklerin farkı da hissediliyor:
İngiliz eleştirmen Julie Myerson’un masasının başköşesinde, kırmızı puantiyeli kumaşla kaplı sepeti içinde kedisi oturuyor.
İngiliz romancı Maggie Gee’nin odasında Bezgin Bekir’e layık bir huzur ortamı var.
Ama itiraf edeyim ki tüm çalışma masaları içinde en etkileyicisi, 19’uncu yüzyılın efsanevi İngiliz romancısı Jane Austen’ın masası... Pencere önünde hasır zeminli bir sandalye, küçük bir mermer sehpa, üzerinde camdan mürekkep hokkası ve kuştüyü kalem...
Sanki yazının, kağıt-kalem ve yaratıcılıktan başka bir şey gerektirmeyeceğini kanıtlayan bir sadelik...
Bizim ünlü yazarların, mahpushane ranzasına kurulu çalışma masalarında rastladığımız, kesif bir sadelik...