Yeni Türkiye: Ontoloji siyasetin önüne geçerse

Erdoğan/AK Parti-Gülen Hizmet Hareketi arasındaki kavga, korkutucu ve Türkiye’nin geleceği için endişe verici boyutlara geliyor. Dışarıdan izlemesi bile çok zor bir kavga.
Daha da önemlisi, endişe verici bir kavga. Hem içeride, hem de dışarıda, Türkiye’nin kaybettiği bir kavga.
Yaşadıklarımızın iki boyutu var. Her ikisi de, bir iki cümleyle geçiştirilemeyecek, taraf olunamayacak sorunlara tekabül ediyor: “Yolsuzluk sorunu” ve “Erdoğan/AK Parti’ye karşı yapılan kavga.”
Çok ciddi yolsuzluk iddiaları var. 17 Aralık’tan bugüne, bazı bakanların çocukları dahil olmak üzere, bir sürü kişinin tutuklanması. İstanbul Emniyet Müdürü dahil olmak üzere, ülke düzeyinde görevden almalar, yeni atamalar yapıldı. Hukuk alanında yönetmelikler değiştirildi. Gazetecilerin, davetli olma dışında, emniyete girişleri yasaklandı.
Yolsuzluk iddialarında adı geçen bakanlar istifa etmediler, görevden alınmadılar.
Başbakan’ın çok sert açıklamaları oldu.
Fethullah Gülen’in yanıtı da çok sertti.
Yolsuzluk ve kavga iç içe geçti.
Her iki boyuta da net olarak karşı çıkmalıyız. “Ne yolsuzluk, ne de kavga” demeliyiz.
Biliyorum, bu konumda olmak çok zor. Derin bir kutuplaşma sorunu yaşayan Türkiye, bu iki-boyutlu krizle, tümüyle cepheleşmeye doğru gidiyor.
Yine de, bu cepheleşmeye karşı konumdan konuşmamız gerekli, çünkü, biliyoruz ki; bu cepheleşmeden kazanan taraf olmayacak; kaybedense, ekonomisiyle, dış politikasıyla, iç barışıyla, demokrasisiyle Türkiye olacak. Ali Babacan, ekonominin kaybının 20 milyar doları geçtiğini açıkladı.
Amerika’yla ilişkiler kriz noktasına geldi.
Yolsuzluk sorununun üzerine gidilmezse, hem yeniden canlandırılmak istenen Türkiye-AB ilişkileri, hem de Türkiye’nin bölgede ve dünyadaki algısı büyük zarar görecek. Vurgulayalım: Yaşanan kavga, Türkiye’nin sorunlarına çözüm bulmayla ilgili değil.
Yaşanan kavga, yeni Türkiye içinde “iktidar kavgası”, “hükmetme kavgası.”
Siyasi bir kavga olmakla birlikte, özünde, siyasi alanı daraltan, hukuk alanını yok den ve iktidar için her türlü aracı deneyen bir “ontoloji (varlık, var olma) kavgası.”
Kaybedersem yok olurum, o nedenle de karşı tarafı yok edeyim kavgası.
Bu nedenle de, kazananı olmayacak ama kaybedenleri olacak; en büyük kaybedenin de Türkiye olacağı bir kavga.
Türkiye siyasi tarihi ve çok partili demokrasiye geçişten bugüne kadar yapılan seçim sonuçları gösteriyor ki:
Bir, Türkiye halkı, farklılıklarına rağmen, yolsuzluk sorununu çok ciddiye alıyor ve yolsuzluk yapanları, yolsuzluğun üstüne gitmeyenleri affetmiyor.
İki, halkın sorunlarını çözmek için değil, fakat, Türkiye’ye hükmetmek ve “ben yönetirim” demek için yapılan siyasetin kazananı olmuyor. Dahası, hükmetme ve iktidar temelli siyaset anlayışı, Türkiye’yi ciddi istikrarsızlığa itiyor. Sonuçla, Türkiye, dolayısıyla bizler, Türkiye halkı kaybediyoruz.
“Askeri ve yargısal vesayet sistemi” de, hükmetme ve ben yönetirim-temelli bir yönetim yapısıydı. Bu sistem, Türkiye’yi darbelere, sürekli istikrarsızlığa savurdu. Demokrasiyi, toplumsal barışı ve ekonomik istikrarı engelledi. Bugün de, ciddi bir yolsuzluk sorunu ve bu sorun yoluyla yapılan bir iktidar kavgasını yaşıyoruz.
Siyasetin bittiği, ontolojinin ön plana çıktığı bir iktidar kavgası.
Türkiye’nin iyiliği için, bu kavganın en kısa zamanda bitmesi, tekrardan, halkın sorunlarını çözme-temelli siyaset anlayışının ontolojinin önüne geçmesini talep etmeliyiz. “Fillerin kavga ettiği yerde çimenler ezilir”, denir. Doğrudur, ama, bu ikazı yapmayı ahlaki bir gereklilik olarak görüyorum.