Taşkent’ten Aladağ’a

.. Aladağ’da arkadaşları yanan kız çocuğu, “Bulaşık yıkıyordum, cızırtı geldi” diye anlatıyor. Seçenek sunulmayan ailelerin, arazi aracı olmadan ulaşılamayan köylerinden okumaları için gönderdikleri seçenekleri olmayan kız çocuklarının bazıları yaşayabiliyor. İçlerinden bazıları yani ölmeyen, yani evlendirilmeyen, yani okuldan alınmayan, yani o devcileyin ve hata hakkının olmadığı oyunda “başarabilenler” okuyabiliyor...

Bu ülkenin kız çocukları, ya çocuk yaşta evlenmek ya da okuyabilmek için bir karanlık yurt binasının mutfağında, öflez bir ışığın gölgesinde bulaşık yıkamak zorundadır.

Erkek çocukları, daha adım atmaya başlar başlamaz öğretilmiş bir erkekliğin gölgesinde, erkenden evlendirilmez ve hayatta kalabilirse düşünebilirler okumayı.

***

Köy Enstitüleri komünist icadıdır.

Köy kent projeleri raflarda.

“Köyümüze geri dönelim” kampanyaları afişlerde.

Taşkent’ten Aladağ’a

Merkezle iletişimi aylarca kesilen, kesilmediğinde de çok önemsenmeyen köylerin, kasabaların, ilçelerin ve hatta kentlerin gerçeği, kimselerin gitmediği bu yerlere giden cemaat ve tarikatlardır.

Onlar gitmediğinde de hemen hepsi tefecilerin, bakmayın ezber laflara, sadece doğuda değil, Türkiye’nin dört yanındaki toprak ağaları, derebeylerinin kıskacındadır.
Bu yüzden çocuğunun sıcak servisi 3 dakika geciktiğinde endişeyle yüklenen hayatlarla, o hayatlar arasındaki mesafe hâlâ yüzyıl kadar uzaktır.

***

Konya Taşkent’in Balcılar kasabasındaki, sadece adı “yurt” olan, sadece adı “kurs” olan kız yurdunda 2008’de meydana gelen patlamada 18 kız çocuğu yanarak can verdi. 8 yıldır devam eden dava ilk açıldığında şikâyetçi yoktu.

8 yıl sonra davada şikâyetçi olan aile sayısı “5”.

Diğer aileler şikâyetçi olmadı, “Kızımız şehit”, “Kader böyleymiş” diyerek.

Yargılananlar mı; yurt müdürü, LPG tankını takan firma, teknik sorumlu vs.

Ailelere kızdı şikâyetçi olmayınca herkes.

Oysa kasaba dediğin o yurttu zaten.

Ticaret o yurdun sahiplerinin üzerinden akıyordu, bir çivi çakılmışsa onlar çakmıştı, bir iş varsa onlar veriyordu.

Ve Anadolu’nun unutulmuş dağ köylerinde yaşayanların hatırını da onlar soruyordu.

Çocuklar okuyabilecekse ve dini eğitim alacaksa işte onların yurtları olduğundan ve para almadıklarındandı.

***

Yanan Boğaziçi Özel Öğrenci Yurdu’yla ilgili denetimler, tıpkı şimdi 11 kız öğrenci ve bir eğitmene mezar olan Aladağ’daki yurt gibi o gün de tartışıldı.

Ruhsat, erkek yurdu açmak için alınmış, özel izinle yurda kız öğrenciler alınmıştı.

Yurtta Kuran eğitimi veriliyordu ancak böyle bir kurs açmak için izin hiç alınmamıştı.

Deprem raporu bulunamadı, itfaiye raporu bulunamadı.

Patlama, 1 Ağustos’ta, yani tatilde meydana gelmişti.

Ama bütün kasaba biliyordu, tatil için evlerine giden öğrenciler perşembeyi cumaya bağlayan her akşam, ibadet amacıyla yurda çağrılırlardı.

Patlamadan sonra, “Yurt” yetkilileri, burada İngilizce eğitimi verildiğine yönelik dilekçe vermişlerdi.

Bu da ortaya çıktı.

8 yıldır süren yargılamada yedi bilirkişi raporu alındı. Başta 11 sanığın tamamının sorumlu olduğu yönündeki raporlardaki sorumlu sayısı giderek azaldı. Son raporda asli sorumlu kala kala sadece yurt müdürü kaldı.

Yurdu denetleyen, izin veren, kapısını çalmayan bürokratlar mı?

Maden kazalarında, göçüklerde, iş cinayetlerinde, patlamalarda olduğu gibi hiçbiri hiçbir zaman yargılanmadı.

8 yıl sonra da denetmenlerin hiç yargılanmadığı denetimler tartışılıyor yine facialarda. 18 kızın ismi ise o kasabada yaşayanlar dışında kimse tarafından bir daha hatırlanmadı.

***

Son duruşmalardan birine, artık çocukluğunu geride bırakmış kızlardan biri de katıldı.

Mutfaktaki kızların bir koku geldiğini söylediğini ancak yurt sorumlularının kapıyı, pencereyi açarak havalandırmakla yetindiğini, diğer kızlar uykudayken de patlamanın meydana geldiğini anlattı.

Avukatlardan biri sordu:

“Mutfakta daha önce iş yaptın mı?”

“Orada yemekleri yapıyorduk, bulaşıkları yıkıyorduk” diye yanıtladı.

Kız çocukları, okumak için tek çareleri olan yurdun aynı zamanda, “bakıcılarıydı.”

***

Şimdi “Çocuklar öldü” dediğinde, “Önce rahmet oku” diyor biri.

“Azınlık okullarını da böyle dert ediyor musunuz?” diye soruyor bir başkası.

“Kapı açılmamış” diye anlattığında yaralı çocuklar, “kader” diye küfür geliyor diğer yandan.

“Namuslarıyla öldüler” diyor bir diğeri.

“Çocuk” diyorsun, “yayın yasaklarına sığmayacak kadar yürek yakan küçük bir tabutta.”

Yangın merdiveninin kapısının olmadığı, kimi yerlerde yangın merdiveninin kapısının duvarla örüldüğü, ortaokuldan üniversiteye kadar hiçbir kız yurdunda kilitsiz kapı bulunmadığı...

Yangın merdivenine kapı açılmayan, elektrik sistemi tarih olan yurdun nasıl denetimden geçtiğini soruyorsun?

Dünyaya bakışından bahsediyor.

Kimse elbette, “küçük tabutlarla” ilgili anlaşamıyor. Karşılıklı küfürler uçuşuyor havada, sosyal medyada canhıraş bir savunma yapılmalı, âdetten.

Biraz sonra kalkıyor sandalyeden, çocukların ölüm haberleri can sıkıyor ya, açıyor bir başka kanalı, hepimiz gibi, yaşamaya devam ediyor kaldığı yerden.

***

Taşkent’teki patlamadan yaralı kurtulan kız çocuğu, “Bulaşık yıkıyordum, koku geldi” diyor.

Aladağ’da arkadaşları yanan kız çocuğu, “Bulaşık yıkıyordum, cızırtı geldi” diye anlatıyor.

Seçenek sunulmayan ailelerin, arazi aracı olmadan ulaşılamayan köylerinden okumaları için gönderdikleri seçenekleri olmayan kız çocuklarının bazıları yaşayabiliyor.

İçlerinden bazıları yani ölmeyen, yani evlendirilmeyen, yani okuldan alınmayan, yani o devcileyin ve hata hakkının olmadığı oyunda “başarabilenler” okuyup, meslek sahibi de olabiliyor.

Büyük kentlerde okuyup, saldırılara, istismara, erkek yargı ve bakışa rağmen, “başarabilen” kızlar gibi.

Ve öflez bir ışığın gölgesinde, belki uzak bir Anadolu kasabasındaki tek odalı lojmanında, belki de büyük bir kentin merkezinin uzağındaki evde yıkarken bulaşığını, en çok onlar anlıyor.

Ve kız çocuklarına, en çok da anlayabilen o kadınlar, unutmaz bir sızıyla ağlıyor.