Canım öğretmenlerim

Herkesin öğretmenleri ve okullarıyla ilgili anıları vardır.
Kimi üzücü, kimi sevindiricidir.
Düşünürseniz, okul sıralarında yaşanan en üzücü olaylar bile bugün anımsandığında komiktir.
Eğlenmek için anlatılır.
Yapılan haşarılıklar, alınan sıfırlar, öğretmenden ufak yollu cetvelle yenilen dayaklar, çekilen kulaklar övünç kaynağı olarak dillendirilir.
İlkokuldan-lise bitinceye kadar; sırasıyla Duatepe İlkokulu, Karataş Ortaokulu, Atatürk/Namık Kemal Lisesi’nde “kötü” diyebileceğim tek öğretmenim bile olmadı.
Zaten hiç bir öğretmen kötü olmaz, olamaz.
Aralarında tek-tük çürük olanlar da zaten öğretmen değillerdir.
Hele; o tonton ilkokul öğretmenim Suphiye Hocamı unutmam mümkün değil.
Bize okumayı-yazmayı, çarpım tablosunu, toplama-çıkartma, bölmeyi öğretmek için verdiği çabaları anımsıyorum da; nur içinde yatsın, mekanı cennet olsun demekten başka elimden bir şey gelmiyor.
Teyzeler için “anne yarısı” derler.
Ama, 60’lı yıllarda ilkokul öğretmenleri “anne yarısı” gibiydiler.
Yeme-içme, adap-oturup-kalkma-sağlık-temizlik-arkadaşlık-paylaşma-eğitim, dinimiz, Atatürk-Cumhuriyet; 7 ile 12 yaş arasında bir çocuk için ne gerekiyorsa, öğretmenlerin; benim içinse Suphiye Hanım’ın yetişmemde rahmetli annemden daha çok emeği geçmiştir.

Unutamadığım öğretmenlerimden biri tarihçi Garra Sarmat’tır.
Tarihçi olmasına rağmen Karataş Ortaokul birinci sınıfta, kadının bir çocuğa nasıl hamile kaldığını ve nasıl doğurduğunu anlatarak, bizleri “leylek masalından” uyandıran hocamız olmuştur.
Direk Hilmi, Kroş, beden öğretmenlerimiz; Muzo ve meşhur Kiling, felsefecimiz; “Freud”, Arap Dürdane, Katır Edibe, geometri hocamız; evde kalmış Remziye, İngilizcecimiz Şükran Hanım, edebiyat hocamız Mehmet Emin Şakar, yine İngilizce hocamız Toma, askerlik dersi hocamız; kız Nihat ve matematiği bana sevdiren hocamız Cemal Tanaç...
Hepsiyle onlarca anı yaşadım.
kısaca ikisini paylaşmak istiyorum:
Edebiyat hocamız Mehmet Emin Şakar, Namık Kemal 2’de beni ikmale bıraktı. Neymiş efendim, iyi kompozisyon yazamıyormuşum!
Herkes denize girerken benim yaz sıcağında çalışmaktan anam gevremişti. Neyse zar-zor geçtik.
Yıllar sonra Yeni Asır Gazetesi’nde haber müdürüyüm ve günlük köşe yazıyorum. Beni ikmale bırakan edebiyat hocam Mehmet Emin Şakar’ın geldiğini ve görüşmek istediğini söylediler.
Bekletmeden yanıma aldım, çayını söyledim. Hal-hatırdan sonra, bana ne dese beğenirsiniz;
“Hamdi Bey evladım, ben zaten senin ileride çok iyi bir gazeteci-yazar olacağını biliyordum. Çok kabiliyetliydin, çok güzel yazar-çizerdin. Türkçen mükemmeldi...”
Ne diyeceğimi bilemedim ama o kadar şirin, o kadar candan-içtendi ki, beni dilbilgim rezalet diye ikmale bıraktığını söyleyemedim.

Dedim ya; geometri-trigonometri dersleriyle aram hoş değildi.
Evde kalmış Remziye Hoca; geometri dersinde tahtaya dalmış, çiziyor, mıy-mıy anlatıyordu.
Öyle sıkıldım öyle sıkıldım ki, ders zilinin çalmasına 15 dakika kala, sıramdan kalkıp tahtaya gittim, Remziye Hoca’nın kulağına fısıltı halinde bir şeyler söyledim.
Döndü, gözlüklerinin üzerinden bana öyle bir baktı ki, yaprak gibi titremeye başladım.
“Defol çık git terbiyesiz çocuk...” diye sınıfı inletti.
Kuyruğunu kıstırmış kedi gibi çıkıp gittim.
Zil çaldığında kantinde gevreğimi kemirirken bütün sınıf başıma doluştu.
Kimi; “evlenme mi teklif ettin (çünkü Remziye Hocamız hiç evlenmemiş, kızoğlan kızdı).”
Kimi; “yemeğe mi çıkalım dedin”-”eve mi davet ettin”-”yatma mı teklif ettin” sorularıyla topa tutuldum.
Bizimkiler sordukça keyiften dört köşe, pişmiş kelle gibi sırıtıyordum.
Sonunda bir haftalık tüm kantin giderlerimi karşılayacak bağışı topladıktan sonra Remziye Hoca’yı çıldırtan teklifimi açıkladım. Şöyle demiştim:
“Hocam, çok sıkıştım. İhtiyaç gidermezsem donuma yapacağım. Yani çok çişim geldi...”

Sevgili öğretmenlerim...
Önünüzde saygı ile eğiliyor, öğrettiğiniz her satır için gönülden teşekkür ediyorum.
Ne isteğiniz ne dileğiniz varsa yerine gelsin; tuttuğunuz altın olsun inşallah...

İzmir’i dünyaya böyle anlattı

Nerede mi?
Paris’te EXPO 2020 sunumunda İzmir adına çıktığı kürsüde:
Bu şehirde dağlar şafakla aydınlanırken, gölgeleri Ege’nin sularına düşer. Kent huzurla, doğayla, bereketle uyanır.
Ne de olsa bereket tanrıçasının da evidir İzmir.
Rivayet edilir ki, sarımsak bile antik bir reçetenin yağmurda ıslanıp harflerinin toprağa ekilmesinden doğmuştur.
Bu nedenle gururla gülümser İzmir...
Bu şehir bize geçmişin görkemli medeniyetlerinden miras kaldı.
Biz ise, bu muhteşem emaneti insanlığın geleceğiyle paylaşmak istiyoruz.
Doğayı korumadıkları için, pişmanlıkla geçmişin servetlerini arayanlar, defne dallarını, zeytin ağaçlarını, özgür flamingoları benim şehrimde bulurlar.
Gediz Ovası’ndan gökyüzünün mavisine boyunlarını uzatan şifalı otlarla, şarkılara adını veren dağ çiçekleri mucize nehirlerle buluşup, herkes için sağlık vaat eder.
Ön yargıların kusurlu bulduğu engelli bir kadın, Kordonboyu’nda tekerlekli sandalyesinde balık tutar. Bilir ki İzmir, önyargılardan uzun çağlar öncesinde arınmıştır.
İsterseniz bunu Kadifekale’de zeytinyağı ve favanın keyfini çıkaran bir Levanten’e sorabilirsiniz.” Şafak Pavey

Demirel ile baş edilmez

Geçmişte, Kırmızı Koltuk diye bir program yapılırdı.
Gazeteciler, kırmızı bir koltuğa oturan önemli şahsiyeti sorularla sıkıştırmaya çalışırlardı.
Bir gün Süleyman Demirel o koltukta oturuyor, aralarında Emin Çölaşan’ın da bulunduğu gazeteciler hücuma geçmişler, Süleyman Bey her zamanki geyikleri ile hepsini bertaraf ediyor.
Sıra Emin Çölaşan’a geliyor:
- Süleyman Bey, biliyorum ki siz beni hiç sevmezsiniz, ben de sizi. Ancak ben sizin zekanızı ve ileri görüşünüzü her zaman takdir etmişimdir. Size tek bir sorum olacak, net cevabınızı rica ediyorum. Benim için oldukça önemli diye soruyor:
- Türkiye Avrupa Birliği’ne girecek mi girmeyecek mi?
Süleyman Bey bu kadar net bir soru karşısında bile hiç zorlanmıyor, gerdanını yana doğru attıktan sonra;
- Güzel kardeşim, bir şeyin bir şeye girebilmesi için, diğer şeyin açılması gerek; diyor.
Bu cevap üzerine ne mi oluyor?
Canlı yayında, gülme krizinden sandalyeleri üzerinde oturabilen gazeteci kalmıyor...