Hayaller...

Hayaller...

       Hayatımda hayaller hiç eksik olmadı. Ama yıkılıp giden hayallerim için hiç ağlamadım. Yıllar geçti, hayatta suskunluğun yorucu olduğunu anladım. Karar verdim, Borges'in deyişiyle kendimi yazıya dökmeye... Yani bir süre, kaybolup giden zamanın peşinde koşmak istedim. Asrın son yılı hepimize şans getirsin!

       Hayatımda hayaller hiç eksik olmadı. Ama yıkılıp giden hayallerim için hiç ağlamadım. Bazıları aslında rüyaydı, uyandım. Bazen hayalle hakikat arasındaki çizgiyi şaşırdım. Kimileri gerçekleşti. Tabii bir daha hiç yakalayamayacağım düşler de gördüm.
       Hayatta yıllar geçti, suskunluğun yorucu olduğunu anladım. Hatta zamanla taşınması zor bir yüke dönüştüğünü hissettim suskunluğun. Doğrusu, hafifleyip yola öyle devam etmek dedim, kendi kendime.
       Onun için karar verdim:
       Borges'in deyişiyle kendimi yazıya dökmeye... Yani bir süre, kaybolup giden zamanın peşinde koşmak istedim. Geçmiş zamana hüzünlü bir yolculuk iyi gelir diye düşünmüş olabilirim.
       Ya da Shakespeare'in sözü:
       "Bütün dünler, bugünleri aydınlatan fenerlerdir."
       Neyse...
       Bu satırları bir sabah vakti Paris'te, St. Germain Des Pres'deki Les Deux Magots kahvesinde yazmaya koyuldum. Belki bir şeylere özendim ama neye, bilmiyorum.
       Tam karşımda Hemingway'in köşesi. Pirinçten bir plakete ismini yazmışlar. Duvarda asker üniformalı bir fotoğrafı var. Paris'in Nazi işgalinden kurtulduğu günlerde çekilmiş olmalı.
       Ernest Hemingway...
       Özellikle Batı'daki gazeteci milletinde bir Hemingway hayranlığına rastlanır. Hatta kimileri için o bir ilahtır. Dünyanın dört bir yanında haber kovalamış, sıcak olayların, savaşların orta yerinde pişmiş bir gazeteci... Bir yazar... Genç yaşta gelen para ve şöhret... Yaşanan büyük aşklar... Nobel Edebiyat Ödülü... Ve 62 yaşında intihar... Gazeteciler arasında hayranlık ve haset karışımı duygulara kaynaklık eden heyecan verici bir hayat çizgisidir bu.

       * * *

       1988 yılı olmalı.
       O zamanlar devlet tekelinde tek kanal olan televizyonda Hemingway'le ilgili bir oyun izlemiştim. Üç oyuncusu vardı. Üçü de Hemingway. Biri genç, biri yaşlı, biri ihtiyar. Hemingway'in gençlik, olgunluk ve yaşlılık yıllarını iç içe izlemek yalnız ilgimi çekmekle kalmadı. Aynı zamanda bir kitabın da esin kaynağı oldu.
       Ama bu kitap üç değil iki boyutlu oluyor. Bir diyalog: Genç Hasan Cemal'le orta yaşlı Hasan Cemal arasında...
       İkisinin arasında bir tartışma, bir hesaplaşma. Bir siyasal kişiliğin yıllar içindeki oluşumunu konu alan içtenlikli bir söyleşi de sayılabilir. Genç olan, kendi siyasal tarihini anlatıyor. Düşüncelerini, yaptıklarını özetliyor, savunmaya çalışıyor. Orta yaşlı olan eleştiriyor. Yanlışları, yanılgıları sergiliyor. Düşünce ve eylem çizgisinin zaman içindeki değişimine eleştirel bir gözle bakıyor.
       Sorabilirsiniz:
       Peki ama ortayaşlı Hasan Cemal kendi haklılığından nasıl bu kadar emin diye.
       Değil ki.
       İnsanın yanılan bir varlık olduğunu bildiği içindir ki böyle bir kitabı yazmaya koyuluyor. Kendi kendisiyle çelişmekten, kendisi hakkında kuşku duymaktan çekinmediği için kendisini böyle yazıya dökebiliyor.
       Ayrıca, günün birinde bu sefer üç boyutlu bir kitap yazmayı düşünüyor. Yani genç ve orta yaşlının yanına, yaşlı Hasan Cemal'i katarak. Bu sefer de yaşlı olan, bugünkü orta yaşlıyı eleştirecek, yanılgılarını anlatacak...
       İnsanın kendi siyasal geçmişini, özeleştirel bir gözle sergilemeye kalkışması biraz zor iş. Mümtaz Soysal bir yazısında şöyle der:
       "İnsanın kendi kendisiyle hesaplaşması sanıldığı kadar kolay değil. Vakit ister, sükunet ister, dürüstlük ister, hırstan ve tutkudan arınmışlık ister. Benliğin derinliklerine ışıklı aynalar indirip Bergson titizliğiyle kendi kendini gözleyebilmek, gözleyişlerin en zoru olsa gerek." (Milliyet, 8 Nisan 1986, sayfa 2)

       * * *

       Evet, ben de zor olanı yapmaya çalıştım.
       Kendimi yazdım!
       Belki de, geçmişin izinde geleceği yakalamanın nafile gayreti içinde oldum.
       Bu yeni kitap, Doğan Avcıoğlu'nun anısına...
       Goethe Marianbad Ağıdı'nda şöyle der:
     "Gerçi insan acısında susar ama/
       Bir tanrı bana söyleme gücü verdi."
       Kişisel bir yazı oldu. Belki de kendimi tutamadım, yazdım. Yakınlarda çıkacak yeni kitabımın önduyurusu da sayabilirsiniz.
       Yirminci asrın son yılı hepimize, herkese şans ve mutluluk getirsin.




Yazara E-Posta: h.cemal@milliyet.com.tr