Türkiye’de ‘Avrupacılık-sonrası’ mı yaşanıyor? (2)

NİLÜFER GÖLE’YLE AVRUPA’DAN TÜRKİYE’YE BİR BAKIŞ...

Soru: Dün kaldığımız yerden devam edersek Nilüfer Göle, senin deyişinle ‘Avrupacılık-sonrası’ bir süreç, nasıl bir süreç Türkiye’de?
Nilüfer Göle: Bunun Türkiye’nin Batılılaşma tarihinde bir dönüşüm olduğunu düşünüyorum. Ve sadece siyaset yapanlar açısından değil, düşünen, fikir üreten, sanat yapan kesimler açısından da Avrupa’nın tek ölçüt olmaktan çıkması önemli bir “konfor” kaybına yol açacaktır.
Soru: ‘Avrupa karşıtlığı’ var mı bunda?
Nilüfer Göle: Hayır öyle değil. Doğrunun, iyinin, güzelin ölçülerini kolay tarafından değil, hazır bir veri olarak değil, bundan böyle artık düşünerek, tarihsel örneklerimizi çoğaltarak, farklı kültürleri tetkik ederek sorunlarımıza çare bulmak durumundayız.
Nitekim, Kürt meselesine ilişkin tartışmalar şimdiden çok örnekli, çoğul esin kaynaklı götürülüyor, hazır bir formülün olmadığı bilincine varılarak...
Post-kolonyalizm akımı nasıl ki İngiliz sömürgesi olan Hindistan kıtasının kendi tarihine bakışını değiştirmiş, yeni zihinsel kapılar açmış ve daha da ötesinde tüm sosyal bilim düşüncesini etkilemiştir.
Türkiye’nin de Avrupacılık-sonrası (post-Batıcılık da diyebiliriz) yeni bir mecraya girdiğini düşünüyorum. Ama bu Avrupa’ya karşıtlık anlamında okunmamalı. Fakat dediğim gibi bir yer değiştirme söz konusu.
Soru: Nedir bu ‘yer değiştirme’ dediğin?..
Nilüfer Göle: AB’nin tam üyelik müzakerelerini başlattığı 3 Ekim 2005 tarihine kadar Türkiye AB üyeliğini arzulamış ve bunu sadece siyasi seçkinler değil, farklı sivil toplum örgütleri, dernekler, medya, aydınlar da dile getirmişti.
Hatta bu arzu Avrupa kamuoyunda şüpheyle karşılanmış, “Nereden çıktı bu Avrupa isteği?”, “Türkiye Truva atı misali Avrupa’yı kandırarak İslam’ı sokmak istiyor?” gibi görüşler yaygınlık kazanmıştı.
Ne var ki, bugün Türkiye’nin kendisi “arzu nesnesi” olarak ortaya çıkmakta. Sanat, bilim, eğlence, sanayi, finans dünyası için Türkiye yeni bir çekim merkezi olmakta, fırsat alanları sunmakta.
Özellikle İstanbul Batı metropollerinde yaşayan birçok kesim için yeni bir hayat sunuyor. Yeni bir kültürel kozmopolitizm ortaya çıkıyor.
Soru: Peki İstanbul bu ‘yeni kozmopolitizm’in neresine oturuyor?
Nilüfer Göle: Kozmopolitizm deyince Osmanlı’daki farklı milletlerin bir arada yaşaması ve özellikle de gayrimüslimler gelirdi.
Bunun yitirilmesi de geçmişe yönelik, nostaljik bir kozmopolitizm duyarlılığını besledi.
Ancak bugün İstanbul yeni bir kozmopolitizmin eşiğinde. Bu sadece Batı’yla özdeş değil, Doğu’dan da beslenen bir çoğulculuk ve kültürel aşılanma.
İstanbul yaratıcılık için mümbit bir kent haline geliyor.
Soru: Biraz daha açar mısın bunu?..
Nilüfer Göle: Farklı ülkelerin sanatçıları sadece Paris, New York gibi kentlerde değil, artık İstanbul’da da karşılaşıyorlar, birbirlerinden esinleniyorlar, birbirlerinin eserlerini besliyorlar.
Bir örnek vereyim Jelal Toufik, Filistin ve Irak kökenli anne babadan, kendisi Lübnan’da uzun zaman yaşamış, bugün İstanbul’da yaşayan bir yazar-düşünür.
Toufik’in son kitabı, ressam video sanatçısı İnci Eviner’in “Harem” isimli yapıtından yola çıkıyor -ki bu eser de 19’uncu yüzyılda yaşamış Alman gravür sanatçısı Melling’in çizimlerinden yola çıkıyor ve onun üzerine “Binbir Gece Masalları”nı dokuyarak ortaya yeni bir yapıt çıkarıyor.
Batı metropollerinde yaşayan birçok entelektüel, tasarımcı, yazar, sanatçı İstanbul’un kaotik de olsa bu yaratıcı enerjisinin ve birikiminin farkındalar.
Örneğin Elif Uras’ın kaynağını çinilerden aldığını, Osmanlı sanatının köklerine indiğini ve bunun modernizmin karmaşıklığını anlamasına yardımcı olduğunu söylüyor.
Batı kentlerinde seçkin bir zevke ve kesime ait olduğu düşünülen tasarım sanatı için ise Defne Koz, bu sözcüğün İstanbul’da sokaktaki araba tamircisinin lügatine girdiğini, hayatla iç içe yeni bir esin kaynağı oluşturduğunu söylüyor.
Kültürel kozmopolitizm dediğim Avrupacılık-sonrası, Doğu’nun Doğuyla buluşabildiği, ama Avrupa’yı da dışlamayan yeni bir aşılanma, iç içe geçişler sürecine, doğurganlığına işaret ediyor.
İstanbul böylesine bir ‘kültürel tahayyül’ün mekânı olabilir mi?
Soru: Evet, olabilir mi?..
Nilüfer Göle: Bunun için ilk şart ‘misafirperverlik’.
Bir kenti kozmopolit kılan şey çoğulculuk.
Yani farklı milletlerden, dinlerden gelen insanları barındırabilmesi, onlara ev sahipliği yapması, dahası onlara vatandaşlık vermesidir.
Misafirperverlik kozmopolitzmin ilk şartı diyebilirim.
Yani açık toplum, davetkâr bir hukuk devleti ve bununla birlikte yeni bir hayat için gerekli ağların eğitim, sanat, iletişim ve finans alanlarında oluşması...
Bugünkü küresel dünyada, sadece üst sınıf sınır tanımaksızın seyahat etmiyor. Tersine birçok kişi iç savaştan, açlıktan, etnik temizlikten, baskıcı politikalardan kaçarak dünya kentlerine geliyor, zorunlu ya da istekli mülteci oluyor.
İstanbul bugün Türkiye’nin doğusundaki baskı ve savaştan kaçan Kürt vatandaşlarla değil, aynı zamanda İran’dan, Afganistan’dan, Afrika’dan gelen mültecilere de ev sahipliği yapmak durumunda. Bu da ister istemez İstanbul’un çehresini değiştiriyor.
Avrupa’da yaşayan Türk göçmenler gibi Türkiye’de yaşayan göçmenlerin de sorunları, talepleri ve katkıları yavaş yavaş ortaya çıkacak.
Giderek sadece Avrupa’da yükselen ırkçılığa, İslamofobi’ye karşı değil, kendi içimizdeki ırkçılığa, ayrımcılığa karşı da duyarlılık göstermek ve politikalar üretmek zorunda kalacağız.
Teşekkür ederim Nilüfer Göle.
İyi pazarlar!
_____________________
İZİN DUYURUSU:
Yıllık iznimden altı günlük bir bölümü kullanmak üzere yazılarıma ara veriyorum, en iyi dileklerimle, HC