Avrupalının kıçı...

Avrupalının kıçı...

Hasan PULUR

TÜRKİYE'nin, Avrupa'ya girmemesi için direnen Avrupalılardan birinin, gece yarısı kapısı çalmış, karısı açmış, karşısında bir Türk...
"Ne istiyorsunuz?" diye sormuş,
"Kocanızla görüşeceğim!"
Kadın, bir dakika deyip, kocasına gitmiş:
"Seni bir Türk görmek istiyor!"
Adam bir an düşünmüş:
"Söyle o Türk'e, benim kıçım hangar değildir!"
Kadın şaşırmış:
"Bu nasıl laf öyle!"
"Sen git söyle, sonra anlatırım!"
* * *
KADIN gidip, kapıdaki Türk'e kocasının veciz (!) cevabını iletmiş, kapıyı kapamış, gelmiş...
Kocası niçin öyle dediğini anlatmış:
"Şimdi bu Türk, benden Avrupa'ya kabul edilmelerini isteyecek, ben de olmaz, sizi alamayız, diyeceğim, o da buna kızacak alın Avrupanızı kıçınıza sokun, diyecek... Bunu bildiğim için, cevabını peşin peşin verdim!"
Tabii bu bir şaka ama, hani her şakanın da altında yatan bir gerçek vardır...
* * *
BU son günler, Türkiye'nin tarihinde önemli kilometre taşları olacağa benzer...
Cumhurbaşkanı, Tahran'da İslam Konferansı'nın tutumunu protesto ediyor.
Avrupa bizi, tam üyeliğe aday bile almaya razı olmayınca, hükümet gerçekten çok ciddi, dengeli ve onurlu bir davranışla tepki gösteriyor, o sırada Türkiye'ye gelen Rus Başbakanı Çernomırdin, iyi bir koz oluyor, Mesut Yılmaz, bu kozu cebine koyup, Amerika'ya uçarken, bir çuval incirin nasıl berbat edileceğini ele güne, dosta düşmana gösteriyor, "Altı ay içinde Avrupa bu tutumunu değiştirmezse, tam üyelik talebimizi geri çekeriz" diyor, başta Ecevit "Bu da nereden çıktı?" derken, Mesut Yılmaz gafını düzeltiyor:
"Çekeriz demedim, çekebiliriz, dedim!"
* * *
SIRA geldi Amerika'ya!
Doğrusu Mesut Yılmaz'ın Amerika gezisi, geçmişteki gezilere hiç benzemedi... Çünkü o gezilerden sonra memlekette öyle bir hava basılırdı ki, değmeyin gitsin!
Amerikan halkı, Türkiye'ye "hayran" olurdu!
Amerikalılar "Niçin bizde şu Türkiye'deki devlet adamlarına benzeyen devlet adamları yetişmiyor!" diye hayıflanırlardı...
Başbakanlarımız, başlarında "tac - ı zaferler"le Amerika'yı fethetmiş olarak memlekete dönerlerdi.
Hatta bazı başbakanlarımız yaradana sığınıp Amerika Başkanı Carter'ın masasına yumruk bile indirirdi.
Neyse bu sefer öyle şeyler olmadı, herhalde Mesut Yılmaz'ın yapısı da buna uygun değildi, ya da artık, bu palavraların güme gideceği anlaşılmıştı, zira kimse yutmuyordu.
* * *
NEYSE, yine de Başkan Clinton'un mümtaz misafirine ne kadar önem verdiği, onunla yanyana konuşurken, elini sık sık Mesut Yılmaz'ın dizine dokundurmasıyla anlaşıldı; usta diplomatlara göre buna "fiziksel dil" denirdi, bu da Clinton'un kişiliğinin ayrılmaz parçasıydı, bu tarihi dokunma da "hariciyeciler"in dikkatinden kaçmadı, not edildi!!!
Hele, Clinton'un, odasındaki dünya küresini göstererek "Her sabah, bu küreye bakıyorum ve Türkiye'nin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyorum" demesi yok mu?
* * *
İŞTE Türk - Amerikan görüşmeleri bu minval üzre, sürüp giderken, bir fincan kahve her şeyi berbat etti.
Türkiye Başbakanı Amerika Başkan Yardımcısı Al Gore ile görüşüyor, yanında da Devlet Bakanı Güneş Taner var, herhalde, yaptıklarının yapacaklarının teminatı olduğunu anlatırken, birden heyecanlanıyor, - nasıl heyecanlanmasın bir daha bu fırsat eline geçer mi?! - elindeki kahve fincanını deviriyor, kahvenin yarısı elbisesinin üzerine, yarısı Beyaz Saray'ın halılarına dökülüyor.
Şimdi ister misin, bu olayı IMF değerlendirip, "Kahve fincanını tutmasını bile bilmeyen adam, enflasyonu nasıl tutarmış!" desinler...
Ayıkla pirincin taşını!
Hani Orhan Veli, Süleyman Efendi için "Hiçbir şeyden çekmedi, nasırdan çektiği kadar" demiş ya, Güneş Taner de Cavit Kavak'tan çektiği kadar kimseden çekmedi herhalde...
"No, no!"lu fanilayı getirtip, ona giydirttikten sonra, rivayete göre bu kahve hikayesini de yayan oymuş!

DİP NOTU: Sayın Cumhurbaşkanı Demirel, güreşçilere dert yanmış:
"Ben de güreşeceğim ama, kendime göre minder, çayır bulamıyorum!"
İnsaf Sayın Cumhurbaşkanım, 30 yıldır memleketin her köşesinde güreş atıyorsunuz, önünüze gelene elense çekiyorsunuz, mindere, çayıra ne hacet!



Yazara EmailH.Pulur@milliyet.com.tr