Girit üzerine bazı notlar...

Uzun bir kuşatmanın ardından fethedilen Girit, Osmanlı İmparatorluğu’nun en çok kan dökülen ve en sancılı politikalar izlenen bir vilayeti olarak elden çıktı

Osmanlı’nın Girit’i 24 yıl süren uzun muhasarası, 1669’da Kandiye (bugünkü Heraklion) komutanı General Morosini’nin kaleyi “vira” ile teslim etmesiyle sona erdi. Uzun kuşatma boyunca Osmanlı harp makinesi top, gülle ve kurşun için yüksek miktarlarda hammadde kullandı. Kalelerin içlerine giden lağımlarda müthiş barut tüketildi. Uzun kuşatma yılları boyunca adanın merkezi Kandiye’den evvel ele geçirilen kale ve yerleşmelerle Girit artık Osmanlı kontrolündeydi ama son müstahkem mevkiler alınmadan adanın aidiyeti tartışılacaktı.
Girit barok kalelerin ele geçirildiği, Osmanlı askeri mühendisliğinin geliştiği bir savaştı. Vira ile çıkan Morosini, Kandiye’deki taşınabilir zenginlikleri hatta arşivleri yükleyip gitti. Böylelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğu Akdeniz bölgesi ve ticaret yolları kontrol altına alınmıştır. Girit ve Kıbrıs’ın Türklerin elinde olması Mısır ve Hicaz mıntıkasının kontrolünü ve emniyetini sağlıyordu.

Ezilen yerli halk Türk fethini olumsuz karşılamadı
Uzun muhasara yılları boyunca şehit düşen askerler hatta Silahdar Yusuf Paşa gibi Sultan I. İbrahim’in haksız hiddetine kurban giden komutanlar oldu. Girit ele geçtikten sonra ilginç bir şey; Bosna veya Mora’daki gibi çok sayıda medrese ve dergah açılmış değil. İslamlaşmayı daha çok Anadolu toprağından giden Bektaşi-Alevi dedeler gerçekleştirmiş görünüyor. Yerel eşraf ise vakıflar gibi İslami kurumlara daha çok önem vermiştir.
Uzun Venedik hâkimiyeti boyunca vergiler ve Katolik baskısı altında ezilen yerli halk doğrusu Türk fethini hiç de olumsuz bir tavırla karşılamadı. Aksine Ortodoks cemaati arasında bir serpilme görüldü. Girit’in imparatorluktan geç kopması dolayısıyla tıpkı Balkan Savaşı’ndan sonra elden çıkan Kuzey Yunanistan toprakları gibi bu bölgedeki Ortodoks kilisesi Atina Başpiskoposluğu’na değil, doğrudan Fener Patrikhanesi’ne bağlıdır. Araştırmalar yapılırsa ada halkının etnik yapısı üzerinde çok çarpıcı gerçekler ortaya çıkar. Ada büyük ölçüde Helen kökenli görünmüyor. Bu kadar Venedikli, bu kadar Yahudi, bu kadar Afrikalı ve Orta Şarklı ve Türk nereden gelip nereye gitti? Ada halkının soyadları dahi ilginç ve uzun bir araştırma konusu olmalıdır.
Kandiye (Heraklion), Venedik Locası ve şehir meydanındaki Aslanlı Çeşme gibi çarpıcı Venedik eserlerinin yanında Valide Camii, sebil, mevlevihaneden kalan Türk mezarlığı gibi eserlerle bütün Doğu Akdeniz’deki alışılmış manzarayı sergiliyor. Bütün Doğu Akdeniz’de Venedik Cumhuriyeti ile Osmanlı mülkü yarışma halindedir. En çarpıcı örneği modern Yunanistan’ın ilk başkenti olan Mora’nın girişindeki Nafplio’da (Napoli di Romania veya Anabolu) görürsünüz. Heraklion’daki Türk mezarlığının nefis şahideleri maalesef bir köşeye toplanmış. Senelerden beri tanzimi bekliyor.

Türk ulusalcılığının en çok uyandığı mevkilerden biriydi
Girit’te en önemli Türk eserleri Rethymno’daki (Resmo) Türk mahallesi, Hanya’daki liman, buradaki cami ve 18’inci asırdaki yeniçerilerin sürüklediği parlak ticareti gösteren antrepolardır. Hiç şüphesiz Girit’te Müslüman nüfus ada nüfusunun neredeyse yarıya yakınıydı. 19’uncu asırda, 1895’te büyük devletlerin adaya müdahalesi, Yunanistan kralının Girit valisi tayin edilmesi ve adada muayyen sayıdaki jandarma dışında Türk askerinin çekilmesinden sonra asayiş problemi ortaya çıktığı ve arazi sahibi olan Müslümanlar katledildiği için Spinalonga’ya kadar dağılan nüfus sadece Kandiye, Resmo ve Hanya’ya toplanmış; sonra başta Ege bölgesi olmak üzere imparatorluk topraklarına göç etmiştir.
En büyük göç, İzmir’in gördüğü en büyük karmaşadır; 1912-1913 Balkan bozgunu yıllarında olmuştur. Mübadele anlaşmasından sonra 1923’te en son Girit göçmenleri Ege topraklarına yerleştiler. Bütün muhacirler gibi tarıma yenilikler getirdiler. Bazı sanatlara
el attılar. Girit’teki Müslümanların terk ettiği Spinalonga Adası’nın 1900’lerin başlarından itibaren cüzzamlıların enterne edildiği bir mekan olduğu biliniyor. Edebi eserlere ve sinemaya konu olmuştur.
Girit bizim tarihçiliğimizde Sadrazam Mehmed Emin Ali Paşa’nın ilk defa Fransız Medeni Kanunu’ndan söz ettiği yer olarak bilinir. Ondan sonra da Hıristiyan ve Müslüman nüfus arasında şiddetli çatışmalar cereyan etmiştir. Maalesef büyük devletler Berlin Kongresi’nden sonra Hindistan ve Mısır güzergahını emniyet almak için Girit’te Yunanistan’ı tercih edip politikalarını buna göre ayarladılar. Girit 20’nci yüzyıl başında Türk ulusalcılığının en çok uyandığı müstahkem mevkilerden biriydi. Bu sonu hızlandırdı. Osmanlı İmparatorluğu’nun
en çok kan dökülen ve en sancılı politikalar izlenen bir vilayeti olarak elden çıktı.

Artık bizim için hoş bir hatıra olan Girit’i gezip öğrenmeliyiz

GİRİT gezimizde aslen Girit’in Kandiye Limanı’ndan gelen dostlarımla, Ciliv ailesiyle birlikteydim. İlk defadır ki atalarının yurduna, baba ocağını aramaya gittiler. Şehirdeki geniş arazilerini ve bağlık bir kısımda
o tarihte yapılan Ayos Minas Katedrali’ne bağışladıkları arsa aslında adadaki eski iklimi ve komşuluk ilişkilerini göstermektedir. Bu olayı tarihler yazmıyor ama kilisenin mensupları hatırladılar ve onların bildiğinden daha fazlasını naklettiler. Bugün o adada artık hiçbir yerde Müslümanlar yaşamıyor. Bir zamanlar çoğunluk Hıristiyan nüfusla önce idare eden bir unsurun uzlaştırıcı üyeleri olarak yaşamışlar, sonra da yavaş yavaş anayurda çekilmişlerdir.
Türk imparatorluğunun Doğu Akdeniz’deki bu köşesi her zaman güzel. Knossos harabelerini bizden çok önce gezen Evliya Çelebi, Minos uygarlığını yaratan Giritliler için “Ecine kavmindendirler, İfrikiye’den gelirler” der. Evliya mimari üsluptan ve duvar resimlerinden daha önceden çok iyi tanıdığı Mısır’la mukayeseler yaparak bu sonuca varmış görünüyor. Kazılar ve bilimsel gelişmeler onun bu hükmünü yalanlamıyor. Artık bizim için hoş bir hatıra olan bu adayı gezmemiz, öğrenmemiz lazım.