Eşekarıları, artık sigortasız işçi!

Eşekarıları, artık sigortasız işçi!

Meral TAMER

Mevsim sebzelerinin lezzetini sera sebzelerine de kazandırmanın yolu bulundu. Çukurova Üniversitesi'nde her seraya yerleştirilen 2 büyük eşekarısı, bir sebze fidesinden diğerine konarak lezzet için gerekli polenizasyonu sağlıyor.
Kuzey Kutbu'ndaki balıklardan alınmış bir madde eklenerek üretilen soğuğa dayanıklı domatesin tek kusuru, balığa alerjik bünyelere dokunması. Ya domates, biber ve patlıcan karışımı tek bir sebzenin üretilmesine ne demeli?
Türkiye'de ilk kez verilecek olan Teknoloji Ödülü için 29 firma başvuruda bulunmuş.
Adayların adlarının açıklandığı toplantıda Ödül Yürütme Kurulu Başkanı Lütfü Yenel, Sabancı Üniversitesi Rektörü Tosun Terzioğlu, Arçelik Ar - Ge (Araştırma - Geliştirme) Başkanı Refik Üreyen ve Netaş Ar - Ge Direktörü Müjdat Altay'la sohbet etme olanağı bulduk.
Yıllar boyu hep yenilik ve yaratıcılık peşinde koşmuş kişiler bir araya gelince, konu da doğal olarak teknoloji ve ilginç buluşlar oldu.
TÜBİTAK Başkanlığı sırasında tarımda verimliliğin artırılması için yoğun çaba harcamış olan Terzioğlu, "patlıcan, domates ve biber tohumlarını karıştırarak tek bir sebze üretmişler," deyince Üreyen hemen şu saptamayı yaptı: "Hanımlara türlü yapmada kolaylık!"
Terzioğlu devam etti: "Kuzey Kutbu'nda da yetiştirilip satılabilecek, soğuğa dayanıklı bir domates üretilmiş. Ancak şimdi bu soğuğa dayanıklı domatese, tadını nasıl vereceklerini düşünüyorlarmış."
Geçen hafta CNN'de ben de benzeri bir haber duymuştum. Yine soğuğa dayanıklı domatesle ilgili.... Ancak benim duyduğum habere göre soğuğa dayanıklı domates üretebilmek için domates tohumuna Kuzey Kutbu'nda yaşayan balıklardan alınan bir madde karıştırılmış. Ve Terzioğlu'nun da ifade ettiği gibi soğuğa dayanıklı domates üretilmesi başarılmış. Ancak bu domatesin küçük bir kusuru var: Balığa alerjisi olanların derilerinde, o domatesi yedikten sonra kabarma ve kızarıklık görülmesi.
Salata yerken şişip kabardığınızı düşünebiliyor musunuz?
Bir yanda teknolojinin yardımıyla bu tür yenilikler, ama aynı zamanda da doğala olan özlem... Doğal ortamda yetiştirilmiş, doğal gübre kullanılmış meyve ve sebzelere 2 - 3 kat pahalı da olsalar tüketicinin gösterdiği rağbet!
Teknoloji konusunda sürekli kafa yoran bu kişileri karşımda bulmuşken tüketicinin doğala yönelişiyle, buna 180 derece ters gözüken tek bir sebzede türlü ya da soğuğa dayanıklı balıklı domates gibi gelişmelerin nasıl bağdaşacağını sordum.
İki eğilimin de devam edeceğine karar verdik. Hatta Terzioğlu da, Yenel de teknolojide bundan sonraki gelişmelerin, çevreyi tahrip etmekten çok, doğayı korumaya yönelik olacağı görüşünde birleştiler. Terzioğlu, bu yönelişi yine tarımdan aşağıdaki ilginç örneği vererek anlattı:
Mevsiminde üretilmeyen sera sebzelerinin, normal sebzelere oranla daha lezzetsiz olduğunu hepimiz biliyoruz. Özellikle kış aylarında saman gibi domateslerden çoğumuz şikayetçiyiz.
Önceleri Japonlar, sera bitkilerinin tadını doğal bitkilere yaklaştırmak için bazı teknikler geliştirmişler. Bu yeni tekniklerde hedef; doğal ortamda yetişen sebzelerde arılar sayesinde meydana gelen polenizasyonu yapay yöntemlerle sağlamakmış.
Ancak son dönemde bu tekniğin çok doğal bir yöntemi bulunmuş. Çukurova Üniversitesi'de de başlatılan uygulamaya göre her seraya 2 tane kocaman eşekarısı konduğunda sorun çözülüyormuş. Terzioğlu'nun "sigortasız işçi" diye tanımladığı bu arılar, sera içinde bir bitkiden diğerine dolaşarak gerekli polenizasyonu sağladıkları için, sera sebzeleri de artık doğal sebzeler kadar lezzetli olabilecekmiş.
Terzioğlu hemen ardından da doğanın ne kadar ince bir dengeye sahip olduğunu, Başkan Mao döneminde Çin'deki pirinç üretimiyle ilgili şu ilginç örneği vererek anlattı:
"Çin'de giderek bozulan ekonomik duruma çözüm arayan Mao'nun gözüne, ülkenin belli başlı gelir kaynağı olan pirinç takılmış. Pirinç üretiminde verimin düşmesinden güvercinleri sorumlu tutan Mao, pirinç fidelerini yiyen güvercinlerin öldürülmesini istemiş. Ve tabii pirinç tarlalarının çevresindeki güvercinlerin tümü öldürülmüş.
Ancak pirinç üretiminde artış beklenirken, düşüşün daha da hızlanarak sürdüğü hayretle görülmüş. Sonradan anlaşılmış ki verimin düşmesinin sorumlusu güvercinler değil. Çünkü onlar sadece pirinç fidelerini değil, onlara zarar veren böcekleri de yiyorlar...."

TÜBİTAK tarafından kabul gören Ar - Ge projelerinin yüzde 60'ı KOBİ'lere ait. Oysa teşviklerin ilk kez verildiği 1,5 yıl önce, büyük firmaların pastadan aldıkları pay yüzde 60'ken, KOBİ'lerinki yüzde 40'ta kalmıştı.
Proje maliyetlerinde de KOBİ'ler büyükleri yakalıyor. Sermayeleri de ciroları da büyüklerin çok gerisinde. Ama KOBİ'lerin Ar - Ge projelerinde ortalama maliyet 550 bin dolarken, büyüklerinki sadece 100 bin dolar daha fazla.
Teknoloji Ödülü Yürütme Kurulu Başkanı Lütfü Yenel, adayların açıklandığı toplantıda ilginç bir noktanın altını çizdi. 3 - 5 yıl öncesinin aksine artık küçük ve orta ölçekli firmaların da büyükler kadar Ar - Ge faaliyetlerine önem verdiğini ve bu konuda yaptıkları harcamaların da büyüklerle boy ölçüştüğünü anlattı. "Bakıyorsunuz firma küçücük, ama tek bir proje için 700 bin dolar harcamayı göze almış. En büyük firmaya bakıyorsunuz, onun tek bir proje için öngördüğü harcama tutarı da 700 bin dolar," dedi.
TÜBİTAK eski Başkanı, Sabancı Üniversitesi Rektörü Tosun Terzioğlu da bu bilgileri doğruladı. TÜBİTAK'ın Ar - Ge teşviğine uygun gördüğü firmalar arasında küçüklerin proje hacmiyle büyüklerinki arasında pek fark yokmuş.
Bu konuyla ilgili olarak biraz ayrıntı öğrenmek üzere TÜBİTAK Başkan Yardımcısı Cemil Arıkan'ı aradım. Büyüklerle küçüklerin harcamaları tam aynı değilse de, birbirine çok yakınmış.
Arıkan Ar - Ge teşviki için TÜBİTAK'a başvuran şirketlerden küçük ve orta ölçekli firmaların ortalama proje tutarını 550 bin dolar, büyüklerinkini ise 650 bin dolar olarak hesapladıklarını söyledi. "Türk Lirası olarak küçüklerinkine kabaca 100 milyar lira, büyüklerinkine 120 milyar lira diyebiliriz," dedi.
Dahası KOBİ'lerin ilgi ve başvurularının her geçen gün arttığını da ekledi. TÜBİTAK'ın Ar - Ge teşvikleri 1995 eylülünde başlamış. 1996 martında verilen ilk teşviklerden büyükler yüzde 60, küçükler yüzde 40 pay almışlar. 1996 sonunda durum yüzde 50 - 50 olmuş. Şimdi ise TÜBİTAK'a gelen tekliflerin yüzde 60'ı KOBİ'lere aitmiş. Büyük firmaların pastadaki payı yüzde 40'a inmiş.
Söz konusu Ar - Ge teşviğinde proje toplam maliyetinin yüzde 42'si hibeymiş. Ancak 18 ayda ve çeşitli aşamalarda ödendiği için TL bazında yüzde 42 gibi görünen bu hibe, dolar bazında yüzde 22'ye iniyormuş. Oysa örneğin Hollanda'da yüzde 32'ymiş.
İlk dönemde büyük firmaların pastadan daha fazla pay almalarının nedeni, herhalde bu teşviği daha önce duyup hazırlıklarını daha çabuk yapabilmelerinden dolayıdır. Aylar geçip de teşvikler duyuldukça, KOBİ'ler de kendilerine yer açmışlar anlaşılan.
Firmaların boyutları birbirinden çok farklı olduğu halde proje maliyetlerinin birbirine çok yakın olması ise hem küçüklerin ufuklarının ne denli açık olduğunu, hem de yaratıcılıkta artık sermaye ya da cirodan çok insan faktörünün önemli olduğunu gösteriyor.
Terzioğlu, Amerika'da bir bio - teknoloji şirketinin cirosunun tam 4 katı büyüklükteki bir projeye Ar - Ge teşviği isteme cesareti gösterdiğini ve teşviği almayı da başardığını anlattı.



Yazara EmailM.Tamer@milliyet.com.tr