"Her yıl balayından yanayım

"Her yıl balayından yanayım

Meral TAMER

Eczacıbaşı Topluluğu, büyük gruplar arasında yönetimi birinci kuşaktan ikinci kuşağa tümüyle geçen ilk grup. Bülent Eczacıbaşı, bu geçiş sürecini nasıl yaşadıklarını ve geleceğe nasıl baktıklarını, Nejat beyin ölümünden 4 yıl sonra ilk kez Milliyet'e anlattı
Eczacıbaşı'na göre her kurumun kültüründe, kurucunun damgası vardır. Ve o değerler mutlaka korunmalıdır. Birinci kuşakta yönetimin otoriter olmasını "kuruculuk sendromu" olarak niteleyerek "kaçınılmaz" bulan Eczacıbaşı, ikinci kuşakta ise katılımcılığın ağır bastığını söylüyor.

* Çocuklarımıza hem kanat, hem de kök vermek zorundayız. Kökler bir pusula gibi her zaman doğru yolu gösterir.
* Biz değişime ilk adımı "neleri değiştirmememiz gerektiğini" belirleyerek attık.
* "Eczacıbaşı olmasaydı neler eksik kalırdı?" diye bir soru ortaya attık.
* Eczacıbaşı'nda her çalışan, kendini ilgilendiren her konuda, söz söyleme hakkına sonuna kadar kullanabilmeli.
* Artık kararların anında alınması gerek. "Bir de patrona sorayım" derseniz çok geç kalabilirsiniz.

Eczacıbaşı Topluluğu'nun kurucusu Dr. Nejat Eczacıbaşı, yerli ilaç üretimine ilk imzayı atan kişi. Uluslararası çapta sanat olaylarını Türkiye'ye getiren ilk kişi olarak İstanbul'a, hepimizin hayal gücünü aşan boyutlarda bir Kültür ve Sanat Festivali kazandırdı.
Rahmetli Nejat bey, ölümüyle de bir ilk'e vesile oldu. Eczacıbaşı Topluluğu, Türk özel sektöründeki büyük kuruluşlar arasında yönetimi birinci kuşaktan ikinci kuşağa tümüyle geçen ilk grup.
Nejat bey 1993'te öldü. Aradan geçen 4 yıl içinde Eczacıbaşı Topluluğu'nda nasıl bir süreç yaşandı? Topluluk nereden gelip nereye gidiyor? Küresel rekabette kendine nasıl bir rol biçiyor?
Bu köşede bir süre önce Boyner Grubu'nun geçmişten geleceğe serüvenini, Cem Boyner'in ağzından sizlere aktarmıştım.
Başdöndürücü bir değişimin yaşandığı günümüz dünyasında, Türkiye'de belli nişleri yakalamış ve başarılı olmuş grupların kendi deneyimlerini kamuoyuna aktarmalarında yarar olduğu kanısındayım. Kişilerin de kurumların da bu deneyimlerden öğrenecekleri çok şey var.
Eczacıbaşı Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı'yla yaptığım söyleşi, değişik faaliyet alanlarındaki köklü grupları geçmişten geleceğe mercek altına alma çabamın ikinci örneği.
Eczacıbaşı'ndan ilk olarak, Nejat beyin ölümünün ardından grupta nasıl bir adaptasyon sürecinin yaşandığını öğrenmek istiyorum. Ve Eczacıbaşı o günlere dönüyor:
"Nejat beyin ölümü, bizim için hiç beklenmeyen bir olay oldu. 80 yaşındaydı, ama biz onu hep genç gördük.
Onun bir gençlik tanımı vardı:
"İleriye bakan genç, geriye bakan yaşlı" derdi. Hep ileriye bakardı, büyük projelerin peşinden koşardı. Girişimci ruhunu son ana kadar korudu.
Fakat gerekli hazırlıkları çok önceden yapmıştı. Profesyonel yönetici ve kurumsallaşma konularında önemli adımlar atmıştı.

Ben Nejat beyle 20 yıl çalıştım. Onun ölümünden sonra "bu topluluğu nasıl yönlendirmemiz gerekir diye oturup düşünmeye başladık.
Değişim, son dönemin çok moda bir klişesi. Ama aynı zamanda da zorunluluk. Biz değişime ilk adım olarak "neleri değiştirmememiz gerektiğini" belirlemekle başladık.
Hani derler ya "çocuklarımıza hem kanat, hem kök vermek zorundayız," diye. Kurumlara da öyle. Kökler en hayati değerleridir kurumların. Her zaman, her yerde bir pusula gibi size doğru yönü gösterir. Yangından ilk kurtarılacak olan, bence değişmeyen kurum kültürüdür."
Değişime her yönüyle endekslendiğimiz bir dönemde, değişmememesi gerekenlerin neler olduğuyla başlayan bir söyleşiyi ilk anda biraz yadırgadığımı itiraf etmem gerek. Son dönemde katıldığım toplantıların neredeyse tümünde yeni koşullara hızla ayak uydurabilme, adaptasyan yeteneği, hızlı değişme becerisi, sürekli değişimi artık veri olarak kabul etme gibi temalar işlenirken, şimdi bu değiştirilmemesi gerekenlerden işe başlamak da nereden çıktı?
Bu tür bir yaklaşım, ne 2 ay önce Stockholm'deki Avrupa Kalite Kongresi'nde dinlediğim dünyanın en ünlü birkaç yöneticisinden biri olan Percy Barnevik'in, ne de 150. yılını kutlayan Siemens'in Yönetim Kurulu Başkanı Heinrich von Pierer'in konuşmalarında vardı!
Ama Eczacıbaşı, "bu değişmemesi gerekenler, her kurumda kurucunun değerleri oluyor. Kurucunun gölgesi kurumların üzerine düşüyor ve kurum kültürü de böylece ortaya çıkıyor," deyince karşımda birinci kuşaktan ikinci kuşağa geçen bir kurumda, ikinci kuşak patronun oturduğunu ve onun omuzlarında kelimelere dökülemeyen ağır bir sorumluluğun bulunduğunu farkediyorum..

Eczacıbaşı sözlerini şöyle sürdürüyor:
"Dedik ki, biz kurucumuzdan kaynaklanan ve paylaştığımıza inandığımız değerleri saptamazsak, bunlar zamanla aşınır. Ve Nejat beyin ölümünden kısa bir süre sonra Eczacıbaşı'nda çalışan 40 üst düzey yöneticiyle Abant'ta 3 günlük bir toplantı düzenledik.Toplantının adını da Eczacıbaşı Kültür Festivali koyduk.
Herkes Nejat beyle ilgili fotoğraflar getirdi, anılarını anlattı. Ve o 3 günün sonunda, zaptetmemiz gereken değerleri şöyle sıraladık:
1 - Biz, Türkiye'de çağdaş, kaliteli ve sağlıklı yaşamın öncüsüyüz. Her kuruluşumuzda tek tek bu egzersiz yapılır.
2 - İnsana saygı çok önemli. Biz insana saygıyı ön planda tutan bir kuruluş olmak istiyoruz. Çünkü müşteriye saygı da, çalışana ve çevreye saygı da insana saygının alt başlıkları."
Eczacıbaşı Topluluğu'nda zaptedilmesine, korunmasına karar verilen değerler, ilk bakışta herkesin diline doladığı klişelerden farklı gibi durmuyor. Ancak Bülent bey, "sonra şu soruyu sorduk: Eczacıbaşı olmasaydı ne eksik kalırdı?" diyerek sözlerini sürdürdüğünde, ister istemez projektörleri kendi günlük yaşantıma çeviriyorum.
Ve her yıl nisan başından temmuz sonuna kadar yaşantımı seve seve tutsak ettiğim İstanbul Festivali'nden, yıllardan beri hiç marka değiştirmeye gerek duymadan kullandığım Vicks, Bemiks, Neolet, Nivea krem, Taft sprey, İpana diş macunu, Selpak kağıt havlu, tuvalet kağıdı ve Orkid'e derken... Dahası bunların ülkemizdeki eksikliğinin ne demek olduğunu bilebilecek yaşta biri olarak "çağdaş, kaliteli ve sağlıklı yaşamın öncüsü" sloganının Eczacıbaşı'nı gerçekten tarif ettiğine karar veriyorum.

"Nejat beyi kaybettikten sonra her yıl yapmaya çalışıyoruz bu toplantıları" diyerek sözlerini sürdürüyor Eczacıbaşı: "Temellere inerek, köklerini düşünmenin yararı var. Evlilikte de böyle. Ben her yıl balayına inanıyorum. Günlük işlerden bir süre sıyrılarak, nelerin zamana uyup nelerin uymadığına bakmak lazım. Biz bunu her yıl yapıyoruz."
Bir dakika! Burada bir noktanın aydınlanması gerek. Bu "biz" kim? Eczacıbaşı Topluluğu mu, yoksa eşi Oya ile her yıl balayına mı çıktıklarını kastediyor Bülent bey?
Sorumun yanıtı: "İkisi de..."
Anlayacağınız Oya ve Bülent Eczacıbaşı çifti, her yıl kendilerine zaman ayırıp çocukları da evde bırakıp, arkadaşlarını da yanlarına almadan ikisi başbaşa seyahate çıkıyorlar. Eczacıbaşı herkese tavsiye ediyor.
Topluluğa geri dönecek olursak... Bu yıllık toplantıların ışığında son dönemde bazı organizasyonel düzenlemeler yapıldığını, kurumsallaşmayla ilgili önemli adımlar atıldığını kaydeden Eczacıbaşı, sözlerini şöyle sürdürüyor:
"Grupta zaten Eczacıbaşı soyadlı 2 kişi vardı. Kardeşim Faruk ve ben. İkimiz de icra noktalarından çekildik. Başkan ve Başkan Yardımcısı olarak çalışıyoruz. Tabii yönetim kurullarında görev yapıyoruz. Buna bağlı olarak çok yalın bir yönetim biçimi oluştu.

Eczacıbaşı'nda insanların heyecan duyarak ve kendilerini aşan bir amaca hizmet ederek çalıştıkları, insana değer veren bir çalışma ortamı olmalı. Herkesin kendi kişisel yeteneğini en üst sınırına kadar geliştirme olanağına sahip olduğu, aynı zamanda da herkesin, kendisini ilgilendiren her konuda, söz söyleme hakkını sonuna kadar kullanabileceği bir çalışma ortamı...
Nejat beyin yanında 20 yıl çalıştım. İnsana saygıyı çok ön planda tutardı, çok demokratikti. Kendine saygılı insanlar istemesinin önemini şimdi daha iyi anlıyorum. Nejat beyin değerleri bunlardı. Bir kurumda dar anlamdaki kurum kültürü, zaten mutlaka kurucunun damgasını taşır. İşte bizlere düşen, bu dar anlamdaki kurum kültürünü gözümüz gibi korumaktır."
Bülent beyi dinlerken, "dar anlamda kurum kültürü" üzerinde bugüne kadar bilinçli olarak hiç düşünmediğimi farkettim. Oysa daha geçen ay Siemens'in 150. yıldönümü nedeniyle Berlin'de düzenlenen toplantıya Türk - Siemens Yönetim Kurulu Üyesi şapkasıyla katılan Koç Holding Planlama Grubu Başkanı Necati Arıkan'ın günlük yaşantıdaki davranışlarının, nasıl da buram buram Koç kültürü koktuğunu aklımdan geçirmiştim.
Aslında Bülent beyin son cümlelerinin bir başka noktasına daha da çok takılmıştım: "Nejat bey çok demokratikti" demişti Bülent Eczacıbaşı. Oysa ekonomi gazeteciliğine başladığım 80'li yılların başından beri gerek iş dünyasında, gerekse basında bana hep rahmetli Nejat beyin ne kadar otoriter olduğu anlatılmıştı.
Acaba babası olduğu için mi, yoksa yanında uzun yıllar çalıştığı için mi o bu kadar farklı düşünüyordu? Yoksa Nejat bey dışardan bakanlara bu denli farklı mı görünüyordu?

Eczacıbaşı'na bu soruyu usturuplu bir biçimde sormaya çalıştım. Ama o, umduğumdan daha gerçekçi bir yanıt verdi:
"Katılımcı bir yönetim anlayışını kurucu hayattayken yerleştirmek son derecede zor. Nejat beyin zamanında ne dışardan bakan, ne de içerde çalışan birinin, Eczacıbaşı'nda katılımcı bir yönetim anlayışının bulunduğu kanısında olacağını sanıyorum.
Çünkü kuruculuk sendromu diye bir gerçek var. Kurucu; her şeyi bilen, her sorunu çözebilen, üstün yeteneklere sahip kişidir. Kurucu zaten herkesin yapılamaz dediği şeyi başarmıştır. Nejat bey,"ben ilaç yaparım," diye ortaya çıktığında herkes ona "sen deli misin? Türk malı herhangi bir ürüne talep bu kadar azken, hangi doktor reçetesine Türk ilacını yazar?" demiş. Ama o cesaretini kırmadan Türkiye'de ilaç üretmiş ve başarılı olmuş.
Nejat bey için söylemiyorum, ama genelde kurucular, zaten yapılamaz deneni başarmış olan kişiler oldukları için katılımcılık, birinci jenerasyon döneminde pek mümkün olamıyor. "Zaten bana bu burada yapılamaz demiştiniz. Ben yaptım. Şimdi sizi neden dinleyeyim?" diye düşünüyorlar doğal olarak.
O yüzden de kurucuların döneminde yönetimin otoriter olması doğal. Ama ikinci kuşakta otoriter yönetimlerle bir yere varılamaz. Çünkü her şeyi bilen insanlar yok artık. Artık kararların anında alınması gerek. Bir de patrona soralım derseniz çok geç kalabilirsiniz.
Şirketlerde birinci kuşağın otoriter, ikinci kuşağın katılımcı olması çok sık görülen bir olgu. Umuyorum bizde de böyle olsun."
Eczacıbaşı ile söyleşimizin ilk bölümünü, yönetimde birinci kuşaktan ikinci kuşağa geçiş sürecine ayırdık. Yarınkı bölümde ise Eczacıbaşı'nın başarıyla büyütüp geliştirdiği faaliyet alanlarının yanı sıra, çeşitli sorunlar nedeniyle tasfiye ettiği şirketlere de değinerek 55 yıllık topluluğun geçmişine de göz atma fırsatı bulacağız.
DEVAMI YARIN



Yazara EmailM.Tamer@milliyet.com.tr

DİĞER YENİ YAZILAR