Patates değil, çınar ağacı olmak istiyor

Patates değil, çınar ağacı olmak istiyor

Meral TAMER

İlaç, Eczacıbaşı'nın ilk göz ağrısı. Hijyenik ürünler, seramik ve sıhhi tesisat malzemeleri derken hızla büyümüş. 70'lerin Türkiyesi'nde petrol aramadan ayakkabı üretimi ve ağır makine sanayiine kadar akla gelebileck her sektöre girerek kendi Vietnamlarını yaratmış.
Şimdi artık o Vietnamlardan eser yok. 3 ana faaliyet alanını tamamlayacak yatırımlara ağırlık veren Eczacıbaşı, ürettikleri ürünleri hizmetle bütünleştirerek rekabette öne çıkmayı amaçlıyor. "Kaliteli bir hizmetin taklidi, bir ürünün taklidinden çok daha zor," diyor.

"Bana göre hangi sektörde olduğunuz da önemli değil, ne yaptığınız da... Önemli olan "niçin" yaptığınız!
Eczacıbaşı, yaptığı işlerle tanımlanan bir kurum olmalı. Bana sık sık soruyorlar: Bankacılığa girmeyi düşünüyor musunuz, turizm sektörü için planlarınız var mı? Ne kadar ihracat yapıyorsunuz?..
Şu ya da bu sektörde faaliyet göstermek, şu kadar ihracat yapmak, bana göre sadece kısa vadede işlerin yürütülmesi için gerekli bir araç. Bugün bir sektörde çok başarılı olursunuz, yarın teknoloji değişir, koşullar değişir, bambaşka bir sektöre girersiniz.
Mesela dünyanın en eski şirketi İsveçli Stora, 1300'lerden beri yaşıyor. 650 yıl boyunca kim bilir hangi alanlara girip çıkmıştır..."
Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı böyle diyor. Söyleşimiz boyunca her sırası geldiğinde şu ya da bu sektörde olmanın, işlerin yürütülmesi için kısa vadeli bir araç olduğunun altını çizdiyse de, ben onu Eczacıbaşı Topluluğu'nun geçmişten geleceğe faaliyet alanları konusunda da konuşturmaya kararlıyım.
80'li yılların başlarında Turgut Özal'ın ekonomiyi günlük hayatımıza sokmasıyla birlikte, ben de meslek hayatımda küçük bir değişiklik yapmış ve Cumhuriyet Gazetesi'nde dış politika bölümünden yeni açılan ekonomiye transfer olmuştum.
O günlerde rahmetli Nejat Eczacıbaşı TÜSİAD'ın Yüksek İstişare Konseyi başkanıydı. Onunla ilk ropörtajı, Eczacıbaşı İlaç'ın bugün de hala varolan Levent'teki merkezinde yapmıştık. Ama konumuz TÜSİAD değil, ilaçtı.
Genç bir TÜSİAD üyesi olan oğlu Bülent Eczacıbaşı ile ilk görüşmem ise, Tam Sigorta'nın Şişli'de, Beytam Han'ın tam karşısındaki ofisinde olmuştu.

Evet, Tam Sigorta o günlerde bir Eczacıbaşı kuruluşuydu. Alamsaş'ta Alarko ile ortaktılar. Petkim ve İş Bankası ile ortak projeleri vardı. Pek çok sektörde dallanıp budaklanmışlardı. Hatta petrol bile arıyorlardı.
Gümrük duvarlarının yüksek, ihracatın ise neredeyse sıfır olduğu o günlerde diversifikasyon, tüm holdinglerde pek modaydı. Bir sektörde başarı sağlayan, hiç bilmediği bir başka sektörde de başarılı olacağından müthiş emin bir biçimde, yeni alanlara balıklama dalıyordu. Eczacıbaşı Topluluğu'nda da durum pek farklı değildi.
Bülent Eczacıbaşı, o günleri şöyle anlatıyor:
"Evet, o günlerde büyük gruplar, kendi Vietnamlarını yaratmak için adeta birbirleriyle yarışıyordu. Biz de 70'li yıllarda kendi Vietnamlarımıza doğru yola çıktık. Yönetim gücümüzle her işin altından kalkabileceğimize inandık. 1980'lere gelindiğinde, bugün de içinde bulunduğumuz alanlara ek olarak şu sektörlere adım atmıştık:
* Unilever'le birlikte domates salçası ve konserve üreten Dosan'ı ayağa kaldırmaya çalışıyorduk.
* ABS şirketiyle, alçı blok ve toz alçı üretimine girmiştik.
* Süt ve meyva suyu kutularının kartonlarını üretmek üzere Petaş'ı kurarak ambalaj sanayiine adım atmıştık.
* Toplu Konut üretimini gerçekleştirmek için Toplu Konut Holding'e ortak olmuştuk.
* Tam Sigorta ve Tam Hayat Sigorta kanalıyla sigorta sektöründe bulunuyorduk.
* Alamsaş'a ortak olarak ağır makine sanayiine de girdik.
* Ağır kimya sanayiini de ihmal etmemiştik: Petkim ve İş Bankası ile ortak olarak poliüretan hammaddesi üretmek üzere 100 milyarlarca dolarlık bir yatırımı gerçekleştirecek Peteter adlı şirketi kurmuştuk.
* Turizmde bazı şirketlerde azınlık hisselerimiz vardı. İlaveten Side'deki arsamızı kullanarak yeni bir otel projesi geliştirmeye çalışıyorduk.

* Ayakkabı üretimi için çok ciddi girişimler içindeydik.
* Epaş şirketini kurmuş ve Türkiye'nin dört bir yanında petrol aramak için kolları sıvamıştık.
* Niğde - Aksaray'da yeni bir seramik üretim tesisini gerçekleştirecek olan Orta Anadolu Seramik'i kurmuştuk.
* İlaç kuruluşumuz, Nijerya'da bir ilaç tesisi kurmak için ciddi çalışmalar içindeydi.
* Mühendislik hizmetleri yapmak üzere Emaş şirketini kurmuştuk.
* Yine yeni kurduğumuz bir şirket olan Bemay, döküm banyo küvetleri üretimini gerçekleştirecekti.
* Türkiye'de "artık kağıdın" geri kazanılması konusunda yeni bir düzen getirmek amacıyla, kağıt sektöründeki önemli üreticilerle birlikte Dönkasan'ı kurmuştuk."
Pekiyi Eczacıbaşı bugün geriye baktığında bu dallanıp budaklanmayı nasıl değerlendiriyor?
"O günkü girişimleri, bugünün koşullarında değerlendirerek eleştirmek haksızlık olur," diyor Bülent bey ve sözlerini şöyle sürdürüyor:
"Bütün bunlar, 1970'lerin dünyasında bugün göründüğü kadar acayip görünmüyordu. Türkiye'nin ekonomik koşulları da böyle bir diversifikasyon stratejisini hem mümkün, hem de bir ölçüde zorunlu kılıyordu. Kapalı bir pazarda, korunmuş bir ortamda, yüksek kar marjlarıyla çalışılıyordu. İç pazar talebi karşılandıktan sonra, fonların yeni yatırım alanlarına aktarılması son derecede doğaldı. Çünkü ihracat diye birşey yoktu. Yeni ürün geliştirme, kaliteyi iyileştirme, verimliliği artırma gibi amaçlara yönelik yatırımlar yapmaya da fazla gerek yoktu."

Eczacıbaşı, 80'li yıllarda ilacıyla Selpak'ıyla, Taft'ı Nivea'sıyla, Vitra ve Artema'sıyla yakından izlemeye çalıştığım bir gruptu. Ancak ayakkabı üretmeye kalktıkları gözümden kaçmış!
80'li yılların ortalarına doğru sıkıntılı bir dönem yaşadıklarını, kendi ağırbaşlı üslupları içinde küçülmeye çalıştıklarını anımsıyorum. O günün konjonktüründe benzeri şekilde dallanıp budaklanan diğer bazı gruplardan daha önce neşteri vurmuşlardı. Muhtemelen bunalıma daha erken girdikleri içindir.
Sınırların kalktığı 1990'ların dünyasında şirketler, hızla bazı faaliyet alanlarını tasfiye edip asıl işlerine (core business) dönüyorlar. Zorunluluk nedeniyle de olsa Eczacıbaşı Topluluğu bu operasyonu çoktan geride bırakmış bulunuyor.

1997'de 1,3 milyar dolar ciro gerçekleştirmesi beklenen Eczacıbaşı Topluluğu'nda 3 ana faaliyet alanı var:
İlaç, yapı ve tüketim grubu.
Bunların dışında sadece Eczacıbaşı Menkul Değerler ve Askaynak adlı önem verdikleri 2 şirket var. Yandaki grafikte de görebileceğiniz gibi 3 ana faaliyet alanının ciro içindeki ağırlıkları hemen hemen eşit.
Tüketim grubu, kağıt ihracatı dışında iç pazar ağırlıklı. Ancak Bülent bey, hijyenik ürünlerde ihracat olanaklarının büyük olduğuna işaret ediyor. İlaç grubunda Rusya ve eski BDT ülkelerine ihracat dışında şimdilik iç pazara dönük. Yapı grubu ise ihracat ağırlıklı. Vitra ve Artema ile Almanya'da seramik sıhhi tesisat pazarının yüzde 15'ine sahipler. 100 milyon dolarlık ihracatın büyük bölümünü de zaten yapı grubu gerçekleştiriyor.

Gelecekte bu 3 sektöre yenileri eklenebilir mi? Bülent beyin bu soruya yanıtı şöyle:
"Günümüz koşullarında rekabet gücünü koruyabilmek, üzerinde hassasiyetle durmamız gereken konuların başında yer alıyor.
Ne yaparsak rekabet gücümüzü arttırabiliriz? Artık herkes için en hayati soru bu. Sektör sayısını arttırmak devri çoktan kapandı. Avrupa Birliği'ne girmemiş olsak da Gümrük Birliği var. Dolayısıyla her sektörün en iyisi, artık Türkiye'de. Şu anda henüz gelmemiş olanlar olsa da, eminim ülkemizi gözden kaçırmayacaklar ve yakında geleceklerdir.
Bana şirket içinden de soruyorlar: "Biz niye bankacılıkta yokuz? Bizim neden otelimiz yok?" diye...
Biz bundan böyle deneyimimizin olduğu 3 ana gruba ağırlık verme kararındayız. Ve her grupta yüksek büyüme hızı ve yüksek karlılıkla çalışmak zorundayız. Ancak rekabet gücümüzü artırıyorsa ve çağdaş, sağlıklı, kaliteli yaşama katkıda bulunuyorsa yeni bir alana girmemiz söz konusu olabilir.
Buna karşılık işi iyi bildiğimiz alanlarda tamamlayıcı ürünler ve yatırımlarla ilgili projelerimiz çok.
Örneğin ilaç sektörünün bir tamamlayıcısı olarak sağlık hizmetlerinde yeni yatırımlarımız olabilir. Nitekim bir sağlık merkezi projesi üzerinde çalışıyoruz.

Hizmet çok önemli. Sadece hizmet sektörünü kastetmiyorum. İster üretim ister satış olsun, her yaptığımız işin hizmet yönü var. Bunu geliştirmeyi çok önemli görüyorum.
Sadece seramik lavabo satmamak, müşterinin mutfak ve banyosunu da dizayn etmek.
Sadece ilaç satmamak, sağlık hizmeti veren kuruluş haline dönüşmek.
Hizmette belli bir kaliteyi tutturursanız, bunun taklit edilmesi çok zor.
Çok güzel bir lavaboyu taklit etmek de zor olabilir. Ama kaliteli bir hizmeti taklit etmek çok daha zor.
İnsana dayalı bir kaliteyi tutturmak, fabrikadan kaliteli bir ürünü çıkartmaktan çok daha zor."
Bülent beyi dinlerken, Eczacıbaşı imzasını taşıyan bir sağlık merkezi açılsa, gözümü kapayıp güven içinde giderim diye düşünüyorum ve sadece bende değil, pek çok kişide güven yaratmış olan Eczacıbaşı adının, özellikle sağlık gibi telafisi hiç olmayan bir alanda önümüzdeki dönemde, yaşantımızda daha fazla karşımıza çıkmasını diliyorum.

Eczacıbaşı ile söyleşimiz, "kökler"le başlamıştı. Yine "kökler"e dönüşle noktalanıyor.
"Biz 55 yaşındayız. Yaş günleri, kuruluşlarda ve insanlarda farklı. İnsanlar kaybediyor, kuruluşlar kazanıyor. Çünkü teorik olarak ömürleri sınırsız. Dinamizmini koruyarak yaş kazanıyorsa, 155. yılında 55. yılından daha da iyi olacak demektir.
İşte Shell'in "the living company" (yaşayan şirket) sloganı.
Dün de söylediğim gibi kökler çok önemli. Kökü olmadan geleceğe bakanların işi çok zor. Ama tabii sadece kökünüz varsa, o zaman da da patatese benziyorsunuz..."
Bülent bey köksüz olmak da istemiyor, patatese benzemek de...
Ben sordum, o da söyledi: Eczacıbaşı Topluluğu, çınar ağacına benzesin istermiş.
Dileğimiz, Eczacıbaşı'nın bu hedefinin gerçekleşmesi.



Yazara EmailM.Tamer@milliyet.com.tr