Apple dizüstü bilgisayarım pazar günü yavaşlamaya başladı.
Pazartesi yavaşlamaya devam etti.
Salı günü “Sana doyum olmaz,” deyip öbür dünyaya göç etti. Kucağımda öldü derler ya. Aynen öyle oldu.
Ölüm şu şekilde meydana geldi. Ekran siyah oldu. Üzerinde beyaz hurufatla, Einstein’ın E=mc2 formülünün açılımını andıran kelimeler ve sayılar belirdi. Feci bir şeylerin olmakta olduğunu veya olmuş olduğunu anlamak için Steve Jobs olmaya gerek yoktu. Ekranın sağ üst başından başlayıp düşen bir uçak gibi aşağıya akan kelime ve rakamlardan ilkinin “panic” (panik) olması ne olup bittiğini gayet güzel anlatıyordu.
Ekranın ortasında da bir kutu belirdi. Kutuda, beş-altı dilde, güç düğmesine basıp bilgisayarı kapat, aynı düğmeye basıp aç komutu bulunuyordu. Bilgisayarı, herhangi bir sonuç almadan, epey açıp kapadım. Sonra, kadere boyun eğdim. Felek, en sevgili sevgiliden bile fazla kucağımda vakit geçiren 13 inçlik McBook’umdan beni ayırmıştı. Beraberliğimizin daha ilk yılı bile (hıçkırma!) dolmadan.
Bir virüse mi kurban gitmişti? Bir saldırıya mı? Bir imalat hatasına mı? 
Ertesi gün, yani çarşamba, cesedi çantaya koyup otopsi için Apple hastası bir arkadaşımın önerdiği Apple dükkanına gittim. Çantayı açıp maktulü masanın üzerine uzattım. Güç düğmesine dokundum. Siyah sayfa yeniden açıldı.
“Tamam,” dedi bilgisayarcı böyle sayfaları çok görmüş bir insan edasıyla. “Hard disk’te bir sorun var. Bırakın, açıp baktıktan sonra size haber vereceğim.”
Uzun etmeyeyim. Hard disk, benim de tahmin ettiğim gibi, vefat etmiş. Yenisi ile değiştirilecekmiş. Bu arada hafızasındaki yazıları kurtarmaya çalışacaklarmış. Kurtarıp kurtarmayacaklarını yarın (cuma) öğreneceğim.
Ümitli miyim? Hayır? Neden? Çünkü ümitli olmamak kişiliğimin temel taşlarından biridir. Hatta temel taşı. Çekin o taşı, beni ümitli yapın, kişiliğim benim MacBook Pro gibi kucağınızda can verir. İyimser bir Metin Münir. Brrrr. Düşünemiyorum.
İyi de bütün bunları size neden anlatıyorum?
Aynı anda dört-beş, bazen altı-yedi köşe yazısı yazarım. Çünkü yazı günüm geldiğinde, Veresiye Veren Adam gibi, “Tanrım bugün ne yazayım,” diye başımı kaşımak istemem. Yazılar değişik bitmişlik düzeyindedir. Yazı günü gelince bunlardan birini seçer, sonsuz defa gözden geçirir, Send düğmesine basarım.
Bilgisayarımın, daha dün annemizin kollarında yaşarken bugün mort olacağı aklıma gelmediği için bu yazıları yedeklemek de aklıma gelmedi, ne yazık ki.
Dünyada bir insanın yapabileceği çook sıkıcı şey var. Bu sıkıcı şeyler arasında en sıkıcı olanı yazıp bitirdiğin bir yazıyı yeniden yazmaktır. Bugün yayımlanmak için yazdığım yazı mevta olmuş hard diskin karanlıklarında kayıp bir ruh gibi dolaşırken onun yerine bu yazıyı yazdım.
Yarın ne olur? Açık konuşmak gerekirse, hiçbir fikrim yok. Ya hard diskteki hafıza kurtarılır ve depoladığım yazılarıma geri dönerim. Ya da... Bilemiyorum artık. Yarın hep birlikte öğreneceğiz.

Etiketler