Tarihi değişim çığa benzer.  Başlangıç noktası karla kaplı, yekpare bir dağ yamacıdır. Bütün değişimler karın altında meydana gelir ve gözle görülmez. Ama bir şey geliyor. İmkânsız olan, ne zaman geleceğini bilmektir.
Bu sözler ünlü İngiliz tarihçi Norman Davies’e aittir.
Bence içinde bulunduğumuz durumu çok iyi tarif ediyor.
Kürt sorunu, Suriye ve Ahmet Davutoğlu’nun çevremizi kızgın devletlerle çevreleyen romantik ve acemi dış politikasının yarattığı bir dağın eteğindeyiz. Bu sorunlardan herhangi biri veya üçü birden bir çığa dönüşebilir.
Yüzeyin altında birçok şey olmakta ama bunları çoğumuz görmemekte. Hiçbir şey olmamış gibi rutin kavgalarına devam eden politikacılar, gündemle ilgisi olmayan gündemler, bizi uyutuyor.
Ama bir şey geliyor.
Dünyanın en büyük kimyevi silah stoklarının Suriye’nin elinde olduğunu biliyor muydunuz? Ve devletin elinde sivil halka verecek bir tek gaz maskesi olmadığını?
Esad’ın “Suriye yanarsa ben de Ortadoğu’yu yakarım,” dediğini? Ve yakmaya Lübnan’dan başladığını?
İran’ın, Suriye’ye müdahale edilirse Suriye’nin yanında savaşa gireceğini? Yani Suriye’ye saldırmanın İran’a saldırmak olduğunu?
Putin’in, Suriye Havayolları’nda el konulan Rus askeri malzemeleri hakkında “Bunu yapanlar bedelini öder,” dediğini? Yani Davutoğlu’nun “uçak olayı” ilişkileri etkilemedi lafının masal olduğunu?
Davutoğlu’nun amatör politikaları Türkiye’ aleyhinde bir Suriye-Irak-İran cephesinin oluşmasına neden oldu. PKK terörünün seyri üzerinde en etkili olan üç devlet bunlardır.
Yalnızlaşma ve kuşatılmışlık Türkiye’nin kaderi haline getirdi.
Suriyeliler savaş uçağımızı düşürdükten sonra, Erdoğan, üstüne basa basa Suriye muhalefetine “her türlü desteği” vereceğiz demişti.
Batı basınında Türkiye’nin Suriyeli muhaliflere silah verdiği yolundaki haberleri tekzip etmeyen Başbakan’ın “her türlü destek” diye vurgulaması elbette anlamlı idi. Ama o zaman bunun Suriye ile vekâlet yoluyla savaş anlamına geldiğini pek anlamamıştık.
Davutoğlu, Enver Paşa kadar tehlikelidir. İttihat ve Terakki’nin Osmanlı’ya yaptığını Türkiye’nin başına getirebilir.
Emekli Büyükelçi Süha Umar’ın Cumhuriyet’te Leyla Tavşanoğlu’na söylediği gibi, “Ulusal çıkarlarımıza ters olan bu dış politika bizi giderek Lübnanlaşma-Yugoslavyalaşma batağının içine çekiyor.”
O halde, bizi yönetenler hâlâ bu politikayı niye izliyor?
“Biraz olsun aklı, mantığı, dış politika bilgisi ve deneyimi olan hiç kimsenin bu soruya mantıklı bir yanıt vermesi olanağı yok,” diyor Umar. “Şu anda görülebilen, bu dış politika nedeniyle Türkiye’nin başının, neredeyse her yerde ve her ülkeyle ciddi biçimde derde girdiğidir.”
Umar doğru söylüyor. Ama gün gibi aşikâr olan, görünmüyor.
Neden diye merak ediyorsanız, cevabı on dokuzunu yüzyılın en ünlü diplomatlarından Prens Metternich’te (1773-1859) var: “Apaçık olan, her zaman en az anlaşılandır.”

Etiketler