1933’te Üniversite

MURAT Belge, farklı görüşlerimiz de olsa, çok değer verdiğim bir düşünürdür. 10 ve 13 Haziran tarihli Taraf‘ta Türkiye’deki bilim ve fikir hareketleri üzerine yazdıkları hayli önemliydi; katıldığım ve eleştireceğim yönleri var.
Belge’ye göre, Osmanlı’da 1880’lerden itibaren, “uluslararası bilgi kaynaklarından beslenerek yetişen” ciddi bir aydın ve bilim adamı kuşağı oluşmuş, cumhuriyetin fikir hayatının temellerini onlar atmıştır. Cumhuriyetin ilk kuşağı ise “eğitim alanında kültürün zayıfladığı, ideolojinin güçlendiği” bir dönemde yetiştiği için onlar kadar donanımlı olmamıştır.
Gerçekten toplumlarda bilim ve kültür ancak kendi dışına açılarak gelişir. Belge’nin bu görüşüne katılıyorum. Eleştireceğim yönüne gelince...

1933 reformu
Belge, 1933 yılındaki “Darülfünun’dan Üniversite’ye” geçiş sürecinde birçok öğretim üyesinin tasfiye edilmiş olmasını galiba olumlu buluyor! Tasfiye edilen bilim adamlarının çoğunun tıp alanında olduğunu yazan Belge, diyor ki:
“Doktorlar çok zaman muhafazakâr eğilimli olur. Muhtemelen bunlar da padişaha bağlı adamlardı ve bu politik ölçüt mesleki değerlendirmenin önüne geçti...”
Bu derecede bir genelleme yapılabilir mi?!
Bizdeki pozitivist ve inkılapçı fikirlerin öncelikle Tıbbiye’de geliştiğini biliyoruz. 1933’te tasfiye edilenlerin “padişaha bağlı adamlar” olduğu da söylenemez. Bunlar kendilerini tıp bilimine vermiş, “inkılap”ın siyasetine zaman ayırmamış insanlardı. İçlerinde uluslararası bilimsel yayın ve ödül sahibi tıp profesörleri vardı üstelik! Hamdi Suat Aknar, Ziya Nuri Paşa gibi birçok isim!
Ayrıca, Darülfünun kadrosundaki 143 öğretim üyesinden sadece 61’i Üniversite’ye alınmış, 82’si tasfiye edilmişti! Tasfiye edilenlerin sadece 35’i tıp, diğer 47’si fen ve sosyal bilimler alanındaydı.
Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip, bu tasfiyede ölçütün ne olduğunu resmen ifade etmişti: “İlimden önce idealizm”, yani ideoloji.
Bu tasfiye kötü bir gelenek de başlatacaktı üstelik.

Tasfiye yanlıştı
1933’te yapılan ‘Üniversite Reformu’ hakkında Mete Tunçay, Ali Aslan, Nurşen Mazıcı ve Emre Dölen gibi akademisyenlerin araştırmaları yayımlanmıştır. Prof. Emre Dölen, “Parti Devleti”nin bir şubesi haline getirilen İstanbul Üniversitesi ile yine bir cumhuriyet kurumu olan ama bağımsız Ankara Ziraat Enstitüsü’nü bilimsel verimlilik açısından rakamlarla mukayese eder; Ziraat Enstitüsü hayli başarılı, Üniversite ise başarısızdır! (Bkz. Bilanço, cilt 1, sf. 235-239)
Bilime değil ideolojik standartlaştırmaya öncelik vermek yanlış olmuştur!
1939’da toplanan “1. Maarif Şûrası”nın tutanaklarında bile korkunç bir profesör kıtlığı çeken Üniversite’nin bu hali açıkça anlatılmıştır.
Bunun yanında, Hitler’den kaçan Yahudi profesörlerin Atatürk’ün inisiyatifiyle Türkiye’ye çağırılıp Üniversite’ye alınmasının bilim hayatımıza sağladığı ivmenin büyüklüğü konusunda Belge ile aynı fikirdeyim.
Sanırım neticede mutabıkız: Bilim ve düşüncenin gelişmesi için serbestlik ve farklı olana açıklık gerekiyor; hem kurumsal hem zihinsel açıklık... İçe kapanma ve ideolojiye öncelik verme ise, ne adına olursa olsun, bilimde kısırlık, düşüncede bağnazlık yaratıyor.

DİĞER YENİ YAZILAR