Konu futboldan her açıldığında söz dönüyor dolaşıyor bir yerinden gidip ‘hayat’a bağlanıyor. Bazen klişeye sığınmak işleri kolaylaştırıyor ya, ben de öyle yapayım ve “Futbol fena halde hayata benzer” sözünü bir kez daha yineleyeyim
Bir durumu açıklamak için olayları ‘tekil vaka’ya bağlı çözümleme illeti insanın yakasını bırakmaz. Örneğin, bugünlerin siyasetteki konusu “2001 krizi neden çıktı?” sorusu... En kolay ve en olamayacak açıklama, “Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer anayasa kitapçığını fırlattığı için” yönündedir. Bu iktisat fukarası bakış açısı hemen her durumda önümüze sürülür. Bir başka örnek, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u ‘alması’dır. Bazı tarihçiler bu sayede bir dönemi kapatıp diğerini açarlar, perde misali... Çocuklara da böyle öğretilir insanlık tarihi!

Ferrari’nin kurtardıkları
Son derbideki Beşiktaş’ın ağır yenilgisi de böyle ‘kolaycı’ yaklaşımlarla açıklanmaya çalışıldı. Mağlubiyet, Ferrari’nin olmayacak bir iş yapıp oyundan atılmasına bağlandı. Etkisi vardı elbette. Ferrari feci bir hata yaptı, kabul ama o hata birilerini de kurtardı aynı zamanda. Kimi mi? Hafta içi aralarında benim bulunduğum Beşiktaş taraftarlarına ‘Kasımpaşa’ çeken Schuster’i ve paraları har vurup harman savuran Beşiktaş yönetimini... Şimdi demeyin ki “Maçı Beşiktaş rahat alırdı.” Evet, alabilirdi ama belki de son 20 dakika, ilk 20 dakika gibi oynanırdı, kim bilir! Oyunu, bu faraziyeler üzerinden açıklamaya kalkarsak sonu gelmez bu işin.

Her hata imha mı getirecek?
İşin bu tarafı böyle! Ya ‘biz’le ilgili olan diğer tarafı. Ferrari’nin hatası gibi, şu hayatın değişik zamanlarında ve değişik alanlarında hata yapmadığını, yaptığı hatayla yolunda giden işleri berbat etmediğini düşünen birileri yaşıyor mudur acaba gezegende?
Futbol bize, birimizin yapacağı hatayı hep birlikte engellemeyi öğretmiyor mu? Kademe anlayışı, takım savunması, birbirimizin arkasına kollama meselesi tam da bu değil mi? Peki ya hata yapıldıktan sonra? Bağışlamayı, affetmeyi, işleri yeniden ve daha doğru biçimde yoluna koymayı öğretmiyor mu bu oyun?
Her hata bir imha getirecekse, bu oyunun adı neden ‘takım oyunu’? Beşiktaşlıların bugünlerdeki temel sorunu belki de bu ‘takım’ meselesini enine boyuna düşünmemekten kaynaklanıyor. Zengin babanın, pahalı araba sahibi oğlu refleksi, Beşiktaş bünyesinin taşıyabileceği bir yük mü, emin değilim.
Ferrari oyundan atıldıktan sonra takımın diğer oyuncuları onun yükünü kendi aralarında paylaşmıyorsa, “Bu hatayı biz de yapabilirdik” diyemiyorsa orada ‘takım’dan söz edilebilir mi?
Fazla uzağa gitmeye gerek yok... Tarih, 17 Nisan 2005. Stat, Şükrü Saracoğlu. Beşiktaş kalecisi Oscar Cordoba oyundan atılıyor. Değişiklik hakkı olmadığı için kaleye futbolcu Daniel Pancu geçiyor. Alex yine penaltıyı atıyor. Beşiktaş uzun süre eksik oynuyor ama Koray’ın attığı son golle maçı 3-4 kazanıyor. Takım olmak dediğin bu. Elbette eksik takım yenilebilir. Ama bir arkadaşının hatası sonucu ‘diz çöküyor’, ‘un-ufak oluyorsan’ bu hayatı da, oyunu da hakkınca yaşaman zorlaşır.
Keşke hayatımızı tek başına yaşıyor olsaydık! O zaman ‘hata’dan söz eder miydik? Bir arada yaşıyorsak birbirimize muhtacız. Açıklarımızı kapatmaya, birbirimizi bağışlamaya, affetmeye muhtacız.
Futbol bizim birbirimize muhtaçlığımızı anlatıyor... Sakatlığımızla, çocuksuluğumuzla, yenik düştüğümüz öfkemizle, sevincimizle, göz göre göre yaptığımız hatalarla birbirimize muhtacız. Çünkü biliyoruz ki, “Yalnızlık gittiğin yoldan gelir...”