MERCEK

Geçen gece Russell Crowe’un filmi ‘Son Umut’un galasındaydık...
Bizim yıldızlarımızı, bizim toprağımızı, bize dair kültürel izleri Hollywood isimleriyle yanyana beyazperdede izlemek pek hoş bir his... Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz, filmin ilk dakikalarından sonuna kadar hikayenin ana ekseninde...
Çanakkale Savaşları’na bizim açımızdan da bakan bir yabancı filmde; bizim starlarımızı alkışlamak çok gurur vericiydi.
* Sevgili Yılmaz Erdoğan’dan dinlediğim kadarıyla Russell Crowe, bu roller için bazı yerli filmlerimizi izlemiş, aktörlerin performanslarını incelemiş ve Yılmaz’la Erdoğan’da karar kılmış.
Erdoğan’a eski bir öğrencisi aracılığıyla telefonla ulaşıldığında “Russell Crowe sizinle görüşmek istiyor” teklifini ünlü oyuncu önce espri sanmış.

* Filmde Türkler iyi, gözü pek. Askerimiz adil, mert... Bizim açımızdan olumlu propaganda olduğu söylenebilir.
Çanakkale Savaşları’nda kaybettiği üç oğlunu bulmak için Gelibolu’ya gelen Avustralyalı baba ‘Joshua Connor’, bizimkilerle Yunanlılar’a karşı bile savaşıyor...
* Russell Crowe; hangi karakteri canlandırırsa canlandırsın, sempati duyduğum bir aktör. Filmde samimi ve inandırıcı. Gerçek hayatta da mütevazı, sakin bir adam izlenimi veriyor. Filmden sonraki partide bütün gece prodüksiyon ekibinden yabancı arkadaşlarıyla konuştu Crowe.
* Türkler’in ağırlıkta olduğu partide Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz ilgi odağıydı. Etrafları çevrili ve neşeleri yerindeydi...
* Filmin başrol kadın oyuncusu Olga Kurylenko; Ruslar’a nimet ince uzun fiziği, sade ama iddialı beyaz elbisesiyle gecenin güzeliydi. Sadece oyuncunun daha iyi Türkçe konuşması sağlansa ve hiç dublaj yapılmasa daha iyi olurmuş sanki.
* Gala, Elle Style Awards’la aynı geceye denk geldi. Ödül törenini tercih edip de filmi izlemeyenler, partiyi kaçırmak istememiş anlaşılan. Bebeköy Mac’teki en fazla elli kişinin davetli olduğu alan yüzlerce kişinin hücumuna uğradı.

CIMBIZ

KONUŞALIM DİYEDİR

MEB’in Milli Eğitim Şurası’nda Osmanlıca’nın liselerde zorunlu ders olması fikri benimsenmiş.
Niye? Türk halkı, kendi dedesinin mezar taşını okuyamayan tek milletmiş. Bir de..
Toplumda böyle bir talep varmış..
Yahu.. Kaç kişinin dedesinin mezar taşı Osmanlıca? Ve de okuyamazlarsa ne olur? Mezar taşında ne yazması bekleniyor ki ayrıca?
Belki konuşulsun, gündem olsun diyedir. Çünkü akıl alır bir şey değil. Böyle bir talep varmış.. Gülüyorum, başka bir şey diyemiyorum.
Bir talep olması için, o talebin elle tutulur bir yararı da olmalı. Dünyada halihazırda konuşulmayan bir dilin kime ne faydası var? Merakı olan, edebiyat okuyan, öğrenir. Seçmeli olursa ne iyi olur.
Bir dili iyi öğrenmek gerekiyorsa, kanımca buna Türkçe’den başlasak çok iyi olur zira insanlarımızın kendini sözlü ve yazılı ifade konusunda esas kendi ana dillerinde ne kadar sıkıntısı olduğunu görüyoruz. Okullardaki Türkçe dersleri yeterli olamıyor demek ki.
Bir yabancı dili zorunlu ders yapmak gerekiyorsa bu elbette İngilizce olmalı. Uluslararası her sektörde iş ve sosyal ilişki için çağdaş dünyanın en çok konuştuğu dile hakim olmak, insanımıza on kat kapı açar.
Tabii maksat önemli. “Çağdaş dünyada kapı açmak da neymiş, önemli olan mezar taşı!” derseniz; ben ne diyeyim...
“Hayırlı işler” derim...