Hiç tanımadığımız çocukları merak ediyor, onlardan gelen kötü haberlere üzülüyoruz günlerdir. Öfkeliyiz hepimiz, öfkemizden “idam geri gelsin” diyoruz. Suçlular en ağır cezayı çeksin istiyoruz. Bir çocuk yitip gittikten ve herkesin canı yandıktan sonra, suçlunun alacağı cezayı konuşmak yerine, suçun engellenmesini konuşalım artık. Trafik cezası kesilebilsin diye yolların dört tarafı akıllı kameralarla dolu değil mi? Peki ya kaç çocuk parkında ya da okulun önünde kamera var?

İDAMI BIRAK, KAMERAYA BAK

Uyuşturucu satıcılarının, sapıkların dolaştığı her yer kamerayla denetime alınmalı. Bırakın kaçırılmasını, öldürülmesini, tek bir çocuğun daha burnunun kanadığı haberini duyacak halimiz kalmadı artık. Lütfen olay olduktan sonra verilecek cezadan önce, olayların önüne geçme imkanlarını konuşalım...

İzmir’in korku tüneli

İstanbul-İzmir yolunun en tatsız yeriydi Sabuncubeli kısmı... Manisa-İzmir arasında en fazla kazanın yaşandığı, bir kaza olduğunda da, trafiğin düğüm haline geldiği bir yerdir. Yüzde 9 eğimli yol ve ardı ardına gelen 14 virajın olduğu bir yerden söz ediyoruz sonuçta...

İDAMI BIRAK, KAMERAYA BAK

Geçtiğimiz hafta, yeni açılan Sabuncubeli tünelinden ilk kez geçtim. Çift tüplü bir tünel bu ve uzunluğu dört kilometreden biraz fazla ama sağladığı fayda inanılmaz. Buna rağmen tünelden korku tüneli gibi söz eden İzmirlilerle tanıştım. “Neden?” diye sordum, “Her sene 200 bin kişinin göç ettiği bir şehir haline geldik, bırak trafiği, hoşgörü özelliğimiz bile kayboluyor, ulaşım kolaylaştıkça ,göç edenlerin sayısı da artar diye endişe ediyoruz” dediler. Bir bakıma doğru olsa da, atladıkları bir konu var. İzmir’de yetişmiş pırlanta gibi gençler, okul biter bitmez kapağı İstanbul’a atıyor ve kariyerlerine burada devam ediyor. Ulaşım kolaylaştıkça İzmir ekonomisi daha fazla güçlenir, göç alan İzmir, kendi gençlerini İstanbul’a yollamaktan kurtulur.

Karadeniz’le Anadolu’yu birleştiren tüneller kadar, faydalı ve işe yarayan bir tünel olmuş Sabuncubeli Tüneli...

Offf, bu kadar yanlış bilgi olur mu?

İDAMI BIRAK, KAMERAYA BAK

Dünyadaki en uzun dağ Everest değilmiş aslında... Nükleer bir savaştan hamam böcekleri değil ama başka bir canlı kurtulabiliyormuş. İskoç olmasına özen gösterilen viskinin ana vatanı meğer Çin’miş. Develer, hörgüçlerinde su değil, yağ depoluyormuş. Maddenin üç hali var diye biliyoruz ama aslında bilim şu an 15 ayrı halden söz ediyormuş. Roma’da gladyatörlerin ölümü için imparatorun baş parmağını aşağıya çevirdiği iddiası koca bir yalanmış.

Tüm bu başlıklar yeni değil ama doğrularını yeni öğrenmeye başladım. Alfa yayınlarından çıkan ‘Cahillikler Kitabı 1’ elimden düşmüyor son bir haftadır. Bunca şeyi nasıl yanlış öğrenmiş ve aklımızda tutmuşuz, okudukça hayret ediyorum. Eğer siz de bildiğinizi zannettiğiniz şeylerin aslında yanlış olduğu gerçeğiyle yüzleşmek isterseniz, John Lloyd ve John Mitchinson’un bu kitabını okumanızı öneririm.

Çanakkale’de dünya yıldızı ve utancımız...

Bir dönem ‘Dünyanın En Seksi Kadını’ seçilen, Amerikalı sinema oyuncusu Megan Fox, bir belgesel çekimi için Çanakkale’ye gelmiş. Aslında utanmamız gereken bu haberi, çok önemli bir gelişmeymiş gibi yazıp, çizdi medya... Bu haberden utanmamız lazım zira tüm dünyanı kıymetini bildiği Truva’nın kıymetini bir tek biz bilmiyoruz.

İDAMI BIRAK, KAMERAYA BAK

Turizm bir pazarlama işi ya, Londra’da Karındeşen Jack diye bilinen seri katilin cinayetlerini işlediği güzergahı dolaştıran turlar var. Yeni Zelanda, uçaklarını, ‘Yüzüklerin Efendisi’ ve ‘Hobbit’ film serilerinin karakterleriyle kapladı. Wellington Havalimanı’nın adı, filme uygun olsun diye Orta Dünyanın Ortası diye değiştirildi.

Truva savaşını anlatan ‘Homeros’un İlyada Destanı’, dünyanın en fazla satan ilk beş kitabından biri... Ama biz Çanakkale Havalimanı’nın adını Truva Havalimanı diye değiştirmeyi dahi akıl edemiyoruz. Yeni Zelanda, ‘Yüzüklerin Efendisi’ filmindeki mücevherleri tasarlayan atölyeyi bile turizm parçası haline getirdi, biz dünyanın en kıymetli hazinelerinden biri olan Truva’yı pazarlayamıyoruz.

Bu ülkenin dövize, döviz için de daha fazla turiste ihtiyacı var değil mi? O zaman biraz para ve daha çok akıl harcayarak çok şey kazanabiliriz.

1990’lı yıllarda turistlerin katledildiği terör saldırılarının ardından Mısır ne yaptı biliyor musunuz?

İngiltere’den bir tanıtım şirketiyle anlaşıp, piramitler, firavunlar hakkında, belgeseller yaptırıp, romanlar yazdırdılar ve turizmi kurtardılar.

Truva hazinelerinin Türkiye’den Almanya’ya kaçırılışı ve ardından II. Dünya Savaşı’dan sonra Moskova’ya götürülüşü bile başlı başına bir belgesel konusu olur, canlandırmalarla... Parayı verir, dünyanın en ünlü belgesel kanalına projeyi yaptırır sonra da defalarca yayınlanmasını sağlarsınız.

Bu Avrupa şehirlerinde sağa sola ilan dağıtmaktan daha etkili ve ucuz bir tanıtım olur. Bu işi o kadar ıskalıyoruz ki, Homeros deyince, herkesin aklına Yunanistan geliyor değil mi?

Oysa adamın doğduğu ve yaşadığı şehir İzmir ve destanı da orada yazdı, daha doğrusu derledi. Kimseye nasip olmayan bir coğrafyada yaşıyoruz biz. Tüm dünyanın bildiği, kadın egemen devlet Amazonların hüküm sürdüğü şehirde, Samsun Terme yakınlarında... Bu ülkeyi hâlâ deniz-kumsal diye pazarlamaya çalışarak yazık ediyoruz kendimize...