Geri Dön
PazarBoğaz’ın avcısı lüferin peşinde

Boğaz’ın avcısı lüferin peşinde

Boğaz’ın sembolü lüfer, İstanbul’da 20 yıldır hiç görülmediği kadar bol bu yıl. Bu bolluğu yerinde görmek, Boğaz’da lüfer tutmanın inceliklerini öğrenmek üzere Beykoz’dan bir balıkçı teknesiyle çıkıyoruz.

Boğaz’ın avcısı lüferin peşinde

Ceyda Ulukaya - Lüfer, Boğaz’ın kıymetlisi, İstanbul’un simgesi. Öyle ki, zamanında tıpkı Lale Devri gibi bir “Lüfer Devri” de yaşandığı rivayet konusu. Son yıllarda neslinin tükeneceği tartışılırken, bu yıl bolluk ve bereketiyle geldi, meraklısının yüzünü güldürdü. En başta da geçimini bu işten sağlayan kıyı balıkçılarının. Onlardan biri de Necdet Kaptan. “40 yıldır balıkçılık yapıyorum, 20 yıldır böyle bir lüfer bolluğu görmedim” diye tarif ediyor Boğaz’daki balık bereketini, bunu da pandemi dönemi yasaklarına borçlu olduğumuzu anlatıyor. Onunla sabah henüz gün ağarmadan, Beykoz’daki balıkçı barınağında buluşuyoruz. Boğaz’da lüferin peşine düşecek, balık tutmanın inceliklerini ondan öğreneceğiz. Balıkçıların şiarını benimseyip “Ya nasip” diyerek yola koyuluyoruz.

Boğaz’ın avcısı lüferin peşinde

İlk durağımız, Beykoz sınırları içindeki Umuryeri. Burası Tarım ve Orman Bakanlığı’nca belirlenen su ürünleri avlak sahalarından biri. Şamandıralarda işaretli alan içinde kalmak şartıyla balık tutmak serbest. Alanın dışına çıkmak, Boğaz’daki gemi trafiği için bir risk yaratıyor. Bu yüzden Kıyı Emniyeti teyakkuz halinde. İşin bazen balıkçılarla köşe kapmacaya kadar vardığına şahit oluyoruz; çünkü balık sınır tanımıyor, mecburen balıkçı da!

Lüfer, ağzının tadını bilen bir balık. Akşamdan fileto halinde kesilip hazırlanmış zargana balığını yem olarak kullanıyoruz. Oltanın ucuna taktığımız yemi denize attıktan sonra bir de 450 gram ağırlığında kurşunu olabildiğince uzağa atmak önemli. Kurşun dibi buluncaya dek misinayı saldıktan sonra yarım metre kadar yukarı çekip beklemeye başlıyoruz. Misinanın gergin durduğundan emin olmak gerekiyor; çünkü balığı tutup tutmadığınızı, gergin bir şekilde işaret parmağınızın üzerinden geçen misina haber verecek. Çok geçmeden Necdet Kaptan “Geldi” diye müjdeliyor. Oltayı küçük hareketlerle hızla çekişini şaşkınlık ve merak içinde izliyoruz. Balığı teknenin içine çektikten sonra ortasından kavrayıp oltadan ayırması ise ayrı bir teknik beceri gerektiriyor. Zira lüferin dişleri oldukça keskin, parmağınızı kaptırmak an meselesi. “Dişleri pirana gibidir” diyor Necdet Kaptan, “Lüfer öyle bir balık ki, yunusları bile ürkütür.”

Kaçmayı iyi biliyor

Lüferin aynı zamanda ne kadar “zeki” bir balık olduğunu anlamamız uzun sürmüyor. Oltanın ucundaki zarganayı kenarından köşesinden “tırtıklayıp” tuzağa düşmeden kaçmayı iyi biliyor. Neredeyse attığımız iki yemden birini bu şekilde harcıyoruz. Necdet Kaptan, “Çünkü denizlerimizin en avcı balığıdır lüfer” diyor: “Yemi alıp gider, ruhumuz bile duymaz. O yüzden bizim ondan daha uyanık olmamız lazım.”

Bazen oltayı atar atmaz geliyor. Bazen geldi sanıp heyecanla oltaya asıldığımızda, dipteki akıntının yarattığı salınımın bizi yanılttığını anlıyoruz. Bazen de lüferin usta avcılığının nişanesi olarak oltanın ucunda bıraktığı boş çengel karşılıyor bizi. İki saatin sonunda, kovada altı adet lüferin bizi beklediğini görüyoruz. Elbette Necdet Kaptan’ın tecrübesi sayesinde. Ama ona sorarsak: “Nasip!”

Boğaz’ın avcısı lüferin peşinde

 “Asıl itirazım dalyanlara”

Necdet Kaptan, balıkçılığın altın yıllarını yaşamış ancak son 20 yılda hem balık popülasyonundaki azalma hem balık çiftliklerinin artışı, mesleğe bakışını değiştirmiş: “İki oğlum var ama onlara ticari amaçlı balıkçılığı hiç aşılamadım. Bu konu ailede benimle birlikte kapansın istedim. Çünkü geçinemiyorsunuz. Bir yılda elde ettiğimiz gelir, tekne masraflarını dahi karşılamıyor.” Boğaz’da yoğun biçimde gördüğümüz gırgır teknelerinin buna etkisi olup olmadığını soruyorum: “Beykoz Su Ürünleri Kooperatifi’nin başkanlığını yaptığım dönemde gırgırlara çok itiraz ettik ama bir şey elde edemedik. En sonunda bölgesel olarak sınırlandırılmasına karar verildi. Şu anda Boğaz’da 24 metre derinliğe kadar ağ atabiliyorlar. Benim asıl itirazım dalyanlara. Balığı havyarlı dediğimiz, yumurtasını bırakacağı dönemde göç yollarına kurdukları dalyanlarda avlıyorlar. Tabii bu milyarlarca havyar demek. Ama hem balık hem yavrusu telef oluyor. Dalyanlarda bana göre cinayet işleniyor.”

Hobi amaçlı balık turu

Balık tutmaya ilgi duyup nereden başlayacağını bilmeyenler için günübirlik düzenlenen hobi amaçlı amatör balıkçılık turları mevcut. Ağırlıklı olarak Adalar ve Boğaz hattında düzenlenen bu turlarda, istavrit, palamut, levrek, çupra gibi hemen her türde balık avcılığı yapmak mümkün. Grup olarak düzenlenen bu turlara katılım ücretiyse kişi başı 125 lira civarında. Detaylı bilgi için: mavitutkum.com

Boğaz’ın avcısı lüferin peşinde

Beykoz’daki balıkçı barınağında balıkçılar, henüz gün ağarmadan hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyor.

Üreme boyu 25 cm

Lüfer, hemen her gelişim evresinde farklı bir isimle anılıyor ama yetişkinliğe ulaşıp lüfer adını alması 25 cm’den sonra itibaren başlıyor. Bu aynı zamanda lüferin ilk üreme boyu. 18-25 cm boyunda sarıkanat, 15-18 cm boyunda ise çinekop adını alıyor. 10 cm’e kadar da defneyaprağı olarak anılıyor. Uzmanlar, lüfer popülasyonunun korunması için lüferin yumurta dökecek erginliğe (25 cm) ulaşmadan avlanmaması gerektiğini söylüyor. Ancak mevcut su ürünleri düzenlemesinde, lüferin minimum avlanabilir boyunu 18 cm olarak öngörülüyor.

Boğaz’ın avcısı lüferin peşinde

Lüfer oltanın ucundaki zarganayı kapıp kaçmayı, yani avlanmadan avlamayı biliyor.

Boğaz’da avlak sahaları

Boğaz hattı boyunca birçok bölge balık avcılığına izin verilen avlak alanları olarak biliniyor. Bunlar arasında, Beykoz, Umuryeri, Kundura,
Fil Burnu, Telli Baba, Büyükdere, Anadolu Kavağı, Çubuklu Sahili gibi birçok nokta var.

Göç rotası

Lüfer, baharda üremek için güneyden kuzeye doğru yolculuğa başlıyor. Akdeniz’den Ege ve Marmara’yı geçip Karadeniz’e göçüyor. Burada yumurtasını döküp yavrularıyla yaz sezonunu geçirdikten sonra eylülde bu kez ılıman sulara doğru, tersine göç başlıyor. Boğaz hattı ise bu göç rotasının tam merkezinde.

Fotoğraf: Cem Tekkesinoğlu