Galatasaray Başkanı sevgili Mustafa Cengiz, lafı eğip bükmeden, dolandırmadan, doğrudan ortaya söylüyor:
“Biz, 493 milyon TL harcama limitine sahipsek, iki yıldır tasarrufla bu noktaya geldik. Başkaları sıkıştıysa, paraları ‘Leyla’ya bastığı için’ bu duruma geldiler. Sen paraları bas harca, sonra da gel, ‘param bitti, bana limit artırımı verin’de!”
Bu sözlerin görünen muhatabı Fenerbahçe... Çünkü en çok onlar yakınıyor. Borç yapılandırmasından da şikayetçi olan, yapılandırmanın yeni sorunlar yaratacağını beyan edip yanlış olduğunu söyleyen de Fenerbahçe Başkanı Ali Koç...
Kurumsal olarak bakarsak, Başkan Cengiz’in dediği doğrudur. Fenerbahçe yıllardır “paraları Leyla’ya bas”maktadır.
Peki sadece onlar mı?
Beşiktaş basmadı mı mesela paraları Leyla’ya? Hadi daha doğrudan bir soru: Galatasaray da basmadı mı paraları Leyla’ya?
Paraları Leyla’ya basmak, “şakkıdı-şıkkıdı” eğlence dünyamızda “hovardalık etmek” anlamına geliyor. Bolca para harcamak, hayal ettikleriyle felekten ‘geceler’ çalmak. Herkesle (taraftarla) mutluluğu paylaşmak...
Başakşehir’i, Trabzonspor’u kenarda tutalım. Süper Lig’imizde hovardalık yapmayan kulüp var mı Sevgili Başkan?
Leyla, her transferde büyük ümitlerle kocaman paralarla kulüp forması giydirilerek, twitter prodüksiyonlarıyla sosyal medyayı sallayarak alınan ve çoklukla hayal kırıklığı yaratan futbol yıldızlarını (!) sembolize ediyor.
Sevgili Galatasaray Başkanı’nı konuşturan enerji, elbette ezeli rekabetten kaynaklanıyor. Ali Koç’un da bu rekabette geri kalma kaygısıyla limit artırımı istediğini hepimiz biliyoruz. TFF toplu ıslak imzalarla başvuru bekliyor, umarım olumlu, çözümlü sonuçlanır.
Galatasaray’la Fenerbahçe’nin harcama limitleri arasında oluşan büyük fark, elde ettikleri gelirden kaynaklanıyor. Galatasaray tasarrufla gelir artışını birleştirdiği için büyük harcama limitini elde etti. Fenerbahçe’de de Ali Koç’un bütün gayretlerine rağmen gelir artışı ve tasarruf 177 milyondan fazlasını sağlayamadı. Olabilir. Gerçekler her zaman güldürmüyor, maalesef!
Bu arada, unutmadan... Galatasaray Başkanı alınmasın ama, onların da paraları bastırdığı Leyla’lar var. Geçen yıl alınan, paralar bastırılan Falcao, Nzonzi, Lemina, Seri, Şener ve Jimmy Durmaz da hovarda transferler listesine girmez mi?
Ya da doğrudan muhatabına soralım:
Sizin Leyla’nız hangisi sevgili Başkan?

AYKIRI SESLER-TRT Spor’da Serkan Yetkin’in sunumuyla Cem Dizdar’ın ‘Spor Manşet’ yorumları, spor dünyasındaki gelişmeleri hep farklı pencerelerden yansıtıyor bizlere.. Gündemin akımına kapılıp sürüklenirken, kenardan soru çengelleri atıp uyandırıyorlar bizi. Rahatsız olanlar (!) da var. Yine de izlemenizi öneririm.
BALOTELLİ-Geçen hafta Ali Ece’yle sohbetten esinlenip meraklıları için Balotelli ve Beşiktaş’ı yazdım. Ertesi gün Sergen Hoca’nın vetosunu öğrendim. Evet arkadaşlar, ofsayta düştüm. VAR’ı boş verin, Balotelli YOK!”
NE TATİLMİŞ AMA-Çeşme Dalyan’da tatile geldik. Başımıza gelenler: İki arabamız da arıza yaptı (Emin, Ercan ve İbrahim ustalara teşekkür)... Ailede iki kişinin hem de mantı yerken diş kaplamaları düştü. Telefonumun pili patladı, yenisini almak zorunda kaldım. Kiraladığımız evde sürekli sıhhi tesisat sorunları çıkıyor (hallediyoruz). Noterde saatlerce bekledik, Alper Çizgekanat Devlet Hastanesi’nden sağlık raporu alırken randevu sorunları yaşadık. Başhekim Orhan Güngör’ün anlayışıyla sorun çözüldü, teşekkür ederiz. Tek eğlencemiz Alaçatı Furun’da Yusuf Usta ve Yılmaz Vural’la sohbetlerimiz oldu. İlyas Namoğlu vefat etti. Dünkü cenaze töreni için İstanbul’a uçmamı da maalesef doktorlar engelledi.

İyi ki vardın be İlyas
İlyas Namoğlu ile aynı gazetede hiç çalışmadık. Ama birlikte dünyayı dolaştık. Küstük, dalaştık, barıştık. Los Angeles 1984’de 200 ve 400’ü ilk kez altınla kazanan Valerie Brisco Hooks’a Türk el işi bir bebek hediye ettim. Şampiyon Amerikalı, “Aman Allahım” diyerek sevinçle kucağıma atladı. Düşmesin diye tutmak zorunda kaldım. Aynı anda bir ses: “Bırakma lan bırakma!”... Çantasından makineyi çıkardı, heyecanla iki üç kare fotoğrafımızı çekti. “Şimdi bırak kızı da gidelim, işimiz var...” Doğruca AP’nin ofisine gittik. Dostumuz Horst Faast, filmleri yıkattı, bastırdı, 10 dakikada telefotoyla Tercüman’a geçti. Rekabetin, dostluk ve dayanışmayı asla bozamayacağını anlattı ömrünce... Hakkı Yeten’in Süleyman Seba’yı öperek kutladığı efsane karede de deklanşöre basan oydu. Sadece resim çeken biri değildi o. Resimle birlikte haberin, hikayenin de peşine düşer, manşetleri süslerdi.
Yine darılmıştık karşılıklı. Atlanta’da bir gece oda kapısına dayandım. Kapıyı tekmeledim, “Hoop n’oluyor?” diye telaşla sordu. “İlyas kalk, önemli bir şey soracağım” dedim. Kapıyı açtı, şaşırmıştı: “Ne soracaksın gecenin bu vaktinde?” “Uyuyor musun? Merak ettim de.” “Uyuyorduk herhalde!”, “Ama bak şimdi uyumuyorsun. Aşağıda çimlerin üzerinde harika bir çilingir sofrası kurduk Eso’yla (Esat Yılmaer). Erzincan tulumu, kavun var. Hamsi bile var!” Boynuma sarıldı, omuz omuza çimlere oturduk. Güneş doğana kadar dünyayı devirdik.
İlyas, Ayla’yı kızı gibi severdi. Ben de Birol Namoğlu’nu oğlum gibi. Zuhal’le Nermin kardeşti... Yalansız, riyasız, dürüst ve saygılı dostlukla yılları eskittik. İlyas’ın ölümü, hepimizde öksüzlük yarattı. Nur içinde yat sevgili arkadaşım. Başınız sağ olsun, Zuhal, Birol, Yusuf Namoğlu. İyi ki vardın be İlyas!

Senin Leyla’n hangisi