Öcal Ağabey (Uluç) dün nefis bir yazı kaleme almış. Meslektaşlarımın özellikle okumasını tavsiye ederim!
Spor medyasının nasıl “futbol medyasına” dönüştüğünü anlatırken, geçmişte spor gazetecilerinin hemen her federasyonu didik didik ettiğini, başarısızlıkları sorguladığını, medyanın dördüncü güç olmanın yani “halk adına denetim görevi” yapmanın gereklerini yerine getirdiğini anımsatmış Öcal ağabey.
En çarpıcı tespiti ise şu olmuş: “Şimdi zaten çoğu birer organizasyon/ağırlama komitesi görüntüsü veren federasyon başkanları da bu durumdan memnun. ‘Aman, basın bizimle ilgilenmesin, biz keyfimize bakalım’ dileğinde...”
Ahh be Öcal ağabey. Ankara’da gazetecilik yapan, işaret ettiğin dönemleri yaşayan bir meslektaşın olarak kendime de pay çıkararak ve affınıza sığınarak soruyorum size;
* O dönemlerde yaptığı haber yüzünden federasyon başkanınca müdürüne ispiyonlanan muhabir var mıydı?..
* O yıllarda yazdığı haberden dolayı genel müdür tarafından genel yayın yönetmenine şikayet edilen gazeteci var mıydı?..
* Spor medyasının 4. güç olarak görüldüğü yıllarda, bir bakan bizzat telefon açıp beğenmediği yorumcuyla ilgili gazetede patronundan tasarrufta bulunulmasını isteyebilir miydi?..
* Hepsinden önemlisi o dönemlerde muhatabı spor gazetecisine saygı göstermeyen, spor yöneticisi olabilir miydi?..
Olmazdı Öcal ağabey, olamazdı! Biz bir yandan kurşunu kendi ayağımıza sıkarken, eleştiriye tahammülsüz, hatalarıyla yüzleşmekten korkan, sahip olduğu makamı korumak adına her türlü tavizi veren, şeffaflıktan uzak, denetimden rahatsız, sporun değil, kendisini o görevlere getiren zihniyetin siyasetini yapan yönetici profilinin yıllarca nasıl filizlenip kök saldığını fark edemedik!
Başımıza gelecekleri bile bile duyarsız kaldık, olup biteni önemsemedik, yarınları öngöremedik Öcal ağabey.
Şimdi tabii ki doping sıradan haber olur. Elbette teneke organizasyonların teneke madalyaları başarıymış gibi parlatılır. İnsanlar kandırılır, siyasetçiler yanıltılır, skandallar hasır altı edilir, soruşturma dosyaları tozlu raflarda gizlenmeye çalışılır.
Neyi sorguluyoruz Öcal ağabey? Alan razı, satan razı.
Biz zamanında iğneyi kendimize batıramadık ki, bugün çuvaldıza muhatap bulalım!..

Hayır, hayır, hayır...

Dünyada benzeri görülmemiş bir futbol atmosferi yaşıyoruz.
Yasayla önleyemediğimiz, talimatlarla önüne geçemediğimiz bir tribün terörüne maruz kalıyoruz.
Kötü ve çirkin tezahürat nedeniyle sadece kadın ve çocukların izlediği maçlarda bile küfür edildiği için ceza verilen tek dünya ülkesiyiz.
Geçmişte kendi yarattıkları stat anarşisini unutup, günümüzde yaşanan çirkinliklerden nemalanmaya çalışılan yöneticilere sahip, örnek bir toplumuz!
Eylem ve söylemlerle tırmandırdıkları gerilimin spor ahlakıyla bağdaşmadığını, kirlenmiş ya da kirletilmiş başarıların hiçbir yöntemle temizlenemeyeceğini anlayamayan bir zihniyete tanıklık ediyoruz.
Holiganların, futbol anarşistlerinin, kadın ve çocuk katillerinin aramızda dolaşmasına izin veren bir adalet sistemine sahibiz.
Durum böyle iken biz neyi konuşuyoruz? Eğitimsiz, insanı değerini yitirmiş, hoşgörüden yoksun, saygı sözcüğünün lügattan çıkarıldığı bir ortamda barış ve huzurdan söz edilebilir mi?
Toplumsal kaygıların tavan yaptığı bir süreci fırsat bilip, kaostan nemalanmaya çalışanların çoğunluğa geçtiği düzende, haktan hukuktan dem vurulabilir mi?
Hiçbir inandırıcılığı kalmayan, kendi çıkarları ve geleceği dışında hedef tanımayan, insanları ötekileştiren hastalıklı düşünce yapısından kurtulmadığımız sürece, bu soruların yanıtı koca birer “hayır”dır!

Hoeness’e yazık olmuş!

Haberi okuyunca şaşıranlar olmuştur. Dünya devi Bayern Münih kulübünün başkanı Uli Hoeness, vergi kaçırdığı ve bunu itiraf ettiği gerekçesiyle 3 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
İlginç değil mi? Devlet geleneğine ve hukuk sistemine sıkı sıkıya bağlı bir ülkede vergi kaçıracak, sonra da bunu itiraf edeceksin! İkisi de büyük cesaret...
Bizim ülkemizde ise kulüp başkanları ve yöneticileri çok daha cesurdur. Çünkü tanımlar ve yaptırımlar farklıdır.
Örneğin, bizde bu işlerin adı vergi kaçakçılığı değildir. “Yanlış vergi” beyanı hem masum, hem de kabul edilebilir bir eylemdir.
Kulüpler futbolculara ödedikleri ücretleri resmi beyanlarında düşük gösterir, böylece devlete daha az vergi öder. Denetimler sırasında yakalandıkları vakit, öyle hapis cezasıymış, faiziyle geri ödeme imiş filan olmaz. 3-5 yılda bir gerçekler ortaya çıktığında kulüp yöneticileri toplanır, sonra devlet babanın kapısını çalar ve af ister. Çoğunlukla kabul edilir. Cezalar taksitlere bölünür, ödemeler uzun vadeye yayılır.
Sonra?.. Sonrası var mı? Yaklaşık 30 yıldır bu mesleğin içindeyiz, en az 5 vergi affı görmüşüzdür. Çünkü, sistemsizliği sisteme dönüştüren garip bir ülkeyiz!