'Kanat'larını eroin kırdı

Uyuşturucudan ölen 'Eroin Güncesi' romanının yazarı Güner'in tek isteği bağımlılara merkez açmaktı

hab00.jpg
       UYUŞTURUCUNUN pençesinde yaşadıklarını "Eroin Güncesi" adlı romanıyla yazıya döken, ancak sonunda uyuşturucu yüzünden yaşamını yitiren 28 yaşındaki tıp fakültesi öğrencisi Kanat Güner'in tek hayali, fark edilmek ve uyuşturucuyu bırakmak isteyenlerin sığınabileceği bir merkez açmaktı. Kanat, önceki gece aşırı dozda aldığı eroinden hayatını kaybederken, tıpkı kitabında anlattığı gibi bir tuvalette elinde enjektörle öylece kalakaldı.
       Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ni kazandığı 1987'de henüz 17 yaşında bir genç kızken Malatya'dan İstanbul'a gelen Kanat, öğretmen bir anne ve mühendis bir babanın çocuğuydu. Çevresinde parmakla gösterilen ve hep okul birincisi olan Kanat, kendi kanatlarıyla uçmaya başlamak istediğinde ise yaşadığı kaos ve arkadaş ortamının etkisiyle eroine başladı. 'Küçük bey' diye söz ettiği eroini erkek olarak düşünen Kanat, "Hiçbir kadın o kadar kaba ve iğrenç olamaz" diyordu.
       Yaşamını gündüzleri çocuk yuvalarında palyaçoluk yaparak kazanan Kanat, çocukları basit hareketleriyle eğlendirirken, kendisini eğlendirmek için eroin kullanıyordu.
       Önceki geceye kadar altın vuruştan hep uzak duran Kanat, sonunda her zaman yanında hissettiği ölümün pençesine düştü. Hayata eroninin penceresinden bakan Kanat, kendisiyle yapılan röportajlarda yaşamla sürekli dalga geçiyordu. "Yaşadıklarım bana komik gelmeli ki yaşayabileyim. İşin gülünçlüğü ortadan kalkınca her şey çok daha acı, çok daha dayanılmaz oluyor" diyen Kanat, vargücüyle mücadele ettiği eroini yenemedi.
       "Aldığın her paket son pakettir, inanırsın buna. Ama hiç son olmaz. Bırakmak için adım attığın an eroini zevk için değil, normal yaşamına dönmek için kullandığını farkediyorsun. Sabah kalkıyorsun, pilini takıyorsun ve yaşama başlıyorsun. Keyif filan yok. Pil bitince her şey bitiyor. Ağır hasta oluyorsun" diyerek yaşantısını tarif eden Kanat'ın da pili tükendi ve ölüme 'kanat' çırptı.

Kitabını imzalamıştı

       İş Bankası Sanat Galerisi'nde önceki gün okuyucuları için kitabını imzalayan Kanat, daha sonra erkek arkadaşıyla gittiği Beyoğlu Sineması'nın bulunduğu pasajın tuvaletinde altın vuruş yaptı. "Elimde enjektör, öylece kalakaldım. Çok klasikti ama ben de arkamdan bir şeyler bırakmalıydım. En azından ölümü tercih ettiğimi bilmeliler diye düşündüm" sözleriyle başlayan "Eroin Güncesi" adlı kitap, sonunda gerçek oldu.

Tedavi şansı yüzde 30

       BAKIRKÖY Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Arif Verimli, Kanat Güner'i önceden tanıdığını ve ağır kişilik sorunları olduğunu belirtti.
       Uyuşturucu tedavisinin yanlış bilindiğini vurgulayan Verimli şöyle devam etti:
       "İnsanlara umut dağıtılıyor. Ama bu grip gibi birkaç hapla tedavisi olan bir şey değil. Sadece psikoterapiyle bu sorunu çözmek mümkün değil. Türkiye'de uyuşturucu tedavisinde başarı oranı ancak yüzde 30'larda kalıyor. Ancak 10 yıl içinde uyuşturucuyla ilgili geliştirilecek ilaçlarla daha iyi sonuçlar alınabilir. Methadon gibi ilaçlar olmalı."
       Güner'le kitabı dolayısıyla görüştüğünü belirten Verimli şöyle konuştu:
       "Onu birkaç kez gördüm. Çok iyi niyetliydi. Ama garip bir düşüncesi vardı. Eroin kullananları bağımlılar ve bağımlı olmayanlar şeklinde ayırıyordu. Onda hep haklılık duygusu vardı."
       Verimli, "altın vuruş"un eroinin her dozajda daha da arttırılması olduğunu belirterek "Yani solunum sisteminin kaldırabileceği dozda etki. Bu etki de her kullanımda daha fazla artıyor" dedi.

'Evet, artık bitti, perde!..'

       KANAT Güner'in yazdığı "Eroin Güncesi", kısa süredi 11 baskı yaptı. Kanat, kitapta uyuşturucu serüvenini şöyle anlatıyordu:
       * Bir gün kokunun ne olduğunu anladık. Burnumuz akıyor, kemiklerimiz ağrıyor. Bedenimizden pis pis kokan ter damlaları fışkırıyor, ama üşüyorduk. İşte o koku bu koku idi. Eroinman kokusu! Artık krizyle, kokusuyla eroinmandık.
       * Tabii ki gurur duymuyorum. Ama sonuçta kendimden başka kimseye zarar vermiyordum. Şimdi ise eroin beni kullanmaya başlamıştı. O parayla beslenen, bencil, kıskanç, sinsi ve çok zeki bir yaratıkta sanki. Onun kollarında sonsuz bir huzur bulup her şeyi unutmak mümkün oluyordu. Ona güvenip teslim olmaktan başka şansımız olmuyordu. Onunlayken her şey toz pembe olmuyordu, abartılı bir mutluluk söz konusu değildi. Ama onsuzluk korkunçtu.
       * Birilerinin yardımına ihtiyacım vardı. Ama bana yardım etmeye çalışan herkesten de nefret ediyordum. Emin olduğum tek şey vardı. Gittikçe ölüme yaklaşıyordum.
       * Ne yani tıp okudum diye ölmek isteyemez miyim? Aksine sizin gibi olmaktansa ölümü tercih ettim. Kötü arkadaşlarım yüzünden veya ne olduğunu bilmediğimden değil. Başıma neler geleceğini, ne hale geleceğimi biliyordum. Planlamıştım. Bilerek ve isteyerek başladım. Bırakamayacağımı da biliyordum.
       * Küçükken aslında bir prenses olduğumu, kral babamın iyi yetişmem için bana kocaman bir oyun oynadığını, çevremdeki herkesin oyuncu, her şeyin dekor olduğunu, sıradan bir insan gibi yetişirsem daha akıllı bir prenses olacağımı düşündükleri için bu saçma sapan şeyleri bana yaşattıklarını hayal ederdim. Değilmiş. Hala kimse gelip beni sarayıma götürmedi. Hayal kurmak çamaşır suyu içmek kadar zor. Yazacak birşeyim de kalmadığına göre... Evet, artık bitti, perde!