
|
|
|
 |
|
|
Biraz gecikmek iyi mi olur?
Avrupa'daki anti-Türk kampanyanın en büyük sözcüsü Alexandre del Valle. Aslında bilgisizce ve edepsizce yürütülen bu kampanya sonucu AB'ye 15 sene gecikmeli giriş fena olmayabilir
Fax: (0312) 427 20 64
Kohl'ün zamanında Alman hükümeti Türkiye'nin Avrupalılığına resmen karşı çıkardı; şimdi koalisyonda farklı şarkı söyleniyor. Fransa ve Chirac, Türkiye'nin Avrupalılığı için müspetti, şimdi ise Fransa çalkalanıyor. Chirac ricat halinde; partisi de Türkleri istemiyor.
Ret gerekçelerinde haklı yönler var. Ama Alman Hıristiyan Demokratlar'ın bilgisizliği şaşırtıcı. Fransızların önyargısı ise felaket. Bu saldırıyı iş edinen münasebetsizler var; bilgileri sıfır, ahlak ve edepleri sıfırın altında. Mesela Alexandre del Valle bunların başında. Gerçek dışı veya eski bilgilerle dolu Ostermann raporu elinde, ona dayanarak verip veriştiriyor. Şu sıra anti-Türk kampanyanın en makbul sözcüsü.
1856 Paris Konvansiyonu'yla Avrupalı olduk. Devlet-i aliyye büyük Avrupa devletlerinden biriydi. Bunun pratik sonuçları vardı. Bizim pasaportumuzu taşıyan bir Javalı genç, Hollandalı sömürge idarecilerine; Osmanlı tebaasından bir Hintli, Britanya idaresine karşı Avrupalının haklarına sahipti. Nasıl ki bir Avrupalının buralarda kısmi dokunulmazlığı ve imtiyazları varsa, Osmanlı tebaası da o dünyada aynı haklara sahipti. Bu tatlı düzen Tanzimat'ın büyük adamları tarafından kurulmuştu. Çabuk çöktü. İlk elde beceriksiz bir yönetimin acemiliği ve Avrupa'nın malum tavrıyla 1877-78 Savaşı'nda Rusya'yla karşı karşıya kaldık. Ayastefanos'u takip eden Berlin Kongresi'nde, Disraeli'nin kişiliğinde İngiltere hariç, Türkiye'ye müzahir olan Avrupalı yoktu. 1897 Yunan Savaşı sonunda bu tavır daha da kuvvetle ortaya çıktı. Türkiye'yi içlerinde görmüyorlardı. Nihayet ittifak ve güvenlik lafı Reval'de utanmazca ihlal edildi. Avrupa ile ittifaka güvenilemezdi. Türkiye buna rağmen bu asırda Batı ile ittifaktan vazgeçmedi; politikanın icabı ve düzenin gerçeği buydu. Ama bugün dahi, ihtiyar Avrupa'ya fazla güveniliyor, alternatif yok deniliyor. Herhalde öyledir. Ama düşünmeye de üşeniyoruz gibi...
Fransa'da aklı başında insanlar vardır. Figaro'da yazan ilginç aydın Alexandre Adler bunların başında gelir; daha geçenlerde TV 5'de herkesi hizaya gelmeye çağırdı. Türkiye'nin ne olduğunu vurguladı; "Bir Yahudiyim ve Yahudiler varlıkları konusunda Türkiye'ye minnet borçludur" dedi. Hukuki ve sosyal hayatımızdaki değişiklikleri vurguladı. Ama bu gibi doğruları, kös dinler gibi dinlemek ve Fransız kamuoyunu yalanlarla yönetmek meslek edinilmiştir. Fransa'nın Türkiye'yi Avrupa'da istememesi o aydınların ve politikacıların kendi bilecekleri iştir. Hatta Ermeni ve Kıbrıs söylemlerini kendi tarihi tortularına göre tespit edebilirler. Şüphesiz, her politikanın bir bedeli vardır, onun hesabını yapmaları da gerekir ama bir politikayı yalanla götürmek o ülkenin seviye ve zihniyetini yansıtır. Bu camiaya ihtiyatla yaklaşılmalıdır. Fransa'nın önerdiği "yakın komşuluk ilişkileri" sistemi sadece gülünçtür.
Avrupa kıtasındaki ülkelere göre Türkiye'nin avantajları var. Çok Türk farkında değildir -çünkü demografik gelişmeleri izlemeyiz- ama dengeli bir nüfus yapımız var. Doğumlar Batı ve Orta Anadolu'da azaldı, sadece Doğu'da sürüyor. Bu yüzyılı dengeli bir genç nüfusla yaşayacağımız anlaşılıyor. Avrupa'ya yeni katılan 10 ülkede ise, bilhassa Doğu Avrupalı sekizinde, ciddi bir nüfus azalması var. Batı Avrupa zaten öyle. Mühendislik ve tıpta bunların çoğundan daha yüksek potansiyele sahip olduğumuzu herkes söylüyor. Şirketler ve iş idaresinde geçmiş 50 yılda Amerikanizmin faydaları olmuştur; daha güçlü bir yapımız var, dinamik bir toplumuz. Eğitim yatırımları arttı. Şu anda bazı üniversitelerimizin yapısı ve düzeyi İngiltere hariç, kıtanın ilerisindedir. Almanya üniversiteleri fena, İtalya beter vaziyettedir ve nasıl düzelteceklerini bilemiyorlar. Bizde ezbere "AB sayesinde eğitimin düzeleceği" sloganını atanlar hiçbir şey bilmiyor. Böylelerinin söylediklerini tercüme ettiğimizde Avrupalılar dahi gülüyor. Aynı şekilde Avrupa'nın akıl dışı sendikalizminin yaratacağı tahribatı kimse, hatta kapitalistler bile hesaba katmıyor. Kuşkusuz, Avrupa halklarının tarih bilinci ve bilgisi, uygarlık bilgisi ve kültürel mirası sahiplenişi bizimle mukayese edilmeyecek kadar ileridedir. Büyük sancımız olduğu halde ne din konusunda ne de tarih ve dil alanında hiçbir şey bilmiyoruz; bilinçsiziz. Sadece Batı müziğini değil, kendi müziğimizi dahi bilmiyoruz. Bu zihni boşlukla Batı toplumuyla nasıl bütünleşip nasıl direnebileceğimiz çetin bir soru. Galiba 15 sene gibi gecikmeli bir giriş o kadar da fena olmayacak.
|
|
|

|
|