|
 |
|
|
Balkanlar hep aynı Balkanlar
Balkanlar'da sorunlar devam ediyor. Bu yüzden, Bosna'da hangi politikayı izlersek izleyelim, barışın yerleştiğini anlatan masallara inanmayalım
Fax: (0312) 427 20 64
Bosna'nın bugünü, Balkanlaşma süreci dediğimiz ve 19'uncu yüzyıl boyunca büyük devletlerin dışişleri memurlarının bürolarında küçük Balkan milletlerinin hayatı ile adeta satranç oynadıkları devri hatırlatıyor. O zamanki dünyanın düzeni malum; büyük devletler ve sömürgeler vardı. Herkes bu sınırların ardındaydı. Açık saha 1699'dan beri anayurduna doğru itilen Osmanlının terk ettiği Balkanlar bölümüydü. Balkanlar zenginleşiyordu ve uyandıklarını zannediyorlardı. Büyük hayallerle çıktıkları yeni tarihi yolculukları kanlı bir hayatı getirdi. Herkes herkesi yiyordu ve her birinin arkasında
ya Viyana-Berlin, ya St. Petersburg veya Paris, hatta Roma vardı. Zavallı güngörmüş eski başkent, Slavların hâlâ Starigrad dedikleri İstanbul yıkıntının molozlarını süpürmekle meşguldü.
Çeteci Balkanlılar cumhuriyet idealiyle girdikleri kavgalarını Avrupa'dan getirilen kırsal Alman hanedanlarının prenslerini taç giydirerek noktalıyorlardı. Kalabalık köylü kitleleri Osmanlı yönetimine karşı çözülemeyen toprak sorunları yüzünden ayaklanmıştı ama yeni yönetimler bu sorunları hiç çözemiyordu. Sanayileşme pek yavaştı. Zayıf bir tüccar burjuvazi ve çok iddialı ama Almanya ve Prag tarih ekollerinin beslediği kof milli aydın sınıfların popülist ve milliyetçi söylemi ile iktisadiyat pek düzelmese de kavgacı ruh gelişiyordu. Gerçekte Balkanlı köylünün hayatı iyi olmasa da Doğu Avrupalı ve Akdenizli köylü kitlelerininkinden daha fena değildi. Karl Marx, Engels ve Urqhuart gibileri Rusya'nın Balkanlar'a ne getireceğini haklı olarak soruyorlardı. Büyük devletler; yani Avusturya Habsburg hanedanından, Rusya Romanoflardan, biz Osmanlılardan ve hiç kimse Bourbonlardan Balkanlar'a prens veya kral ithal etmeyecekti. Bu konuda bir centilmenlik antlaşması vardı. Geriye, hayatlarını avlanmakla ve biraz daha akıllı ise kitap okumakla geçiren küçük Alman hanedanlarının hükümdar adayı prenslerinden başkası kalmıyordu. Bunlardan Bavyeralı Otto, Yunanistan'ın başkenti Nauplia'ya geldi. Konumu uygun bu şehri beğenmedi, romantik bir özlemle başkenti Atina'ya nakletti. Fakir krallığın kaldıramayacağı bir sürü masraf yapıldı. Otto eski Yunancayı çok iyi biliyordu. Modern Yunanlıların konuşup yazdıkları dili beğenmiyordu ve nazırların verdiği raporları bile kırmızı kalemi ile tashih ediyordu. Memleketin bürokrasisi öğretmen hükümdar yüzünden yazıp çizemez hale gelmişti. Bu hükümdarların çoğu Balkan ülkelerine gelirken ellerinde Baedecker seyahat rehberinden başka ciddi bir müracaat kitabı yoktu. Bavyeralı Otto'dan sonra tahta getirilen Danimarkalı hanedanın ilk üyesi, "Ben inancımı değiştirmem" diye tutturdu ve Ortodoksluğu kimselere bırakmayan kendi Katolik Yunanlılarına bile eziyet eden bu ülke Protestan kralla işini yürütmek zorunda kaldı.
Küçük Balkanların her bir halkı ayrı birer ırk; Romenler Latin, Helenler ve Arnavutlar kendine özgün dilleri olan birer ırk, diğerleri Slav ve Türkler ise hiçbiriyle alakası olmayan yönetici uluslardı. Osmanlı İmparatorluğu'nun demir eli hayatı dört asır boyu dondurmuştu. Slavların Arnavutları emme süreci kesildi, Yunanlılar arasında Slav ve Arnavut yayılması sona erdi, Romenler Slav denizi içinde boğulmaktan kurtuldular. Osmanlı havası çekildikçe eski sancılar başladı. Tespit edilen sınırlar içinde hiçbir ülke homojen bir nüfusa sahip değildi. Aynı dili konuşanlar bile birbirleriyle boğuşuyordu. En fecisi ise, Sırp-Sloven krallığı yani sonraki Yugoslavya'ydı. Parlementoda yani Skupçina'da Hırvat ve Sırp mebuslar birbirlerini kurşunlamakta tereddüt etmezdi. Bu sözde birleşik ülke II. Dünya Savaşı'ndan sonra Tito'nun taviz vermez sert politikası sayesinde 40 yıl kadar yaşadı. Nihayet bildiğimiz feci olaylarla tarihini kapadı.
Bugün Balkanlar aynı Balkanlar mı? Sorunlar devam ediyor; gerçi Slovenler koptu gitti, Avrupa Birliği'nin korosunda yerini aldı ama müstakil Makedonya, Balkanların üç devleti arasında çekişme alanıdır. Bu çekişmeye direnmek için kendi iç yapısının sağlam olması gerek; ancak hiç de öyle görünmüyor. Arnavut, Slav-Makedon ve Türk unsurun arası hiç de iyi değil. Bosna-Hersek Cumhuriyeti'nde Sırp, Hırvat ve Boşnaklar federasyon halinde yaşamaya çalışıyor. Kendi aralarında gülün adı konusunda bile anlaşamayacaklarından Saraybosna'daki Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği otoritelerinin tavsiyelerini el pençe divan bekliyorlar. Şu andaki İngiliz yüksek komiser Roma İmparatorluğu'nun Asya eyaletlerindeki konsül gibidir. Ortalıkta gezinen bir alay uluslararası memurun entrikası ve boş iddiaları çevrelerine dağıttıkları parayı bekleyen bir alay mutabasbıs yerli memur ve entelektüel kalabalığı bu durumun fotoğrafı gibidir. Karadağ Sırplardan kopmak istiyor, çok hazin bir durum ama birlikte olsalar ne olacak? Bosna'daki Hırvatlar bu ülkede yaşamasalar bile orada ev ve arazi almaya devam ediyorlar. Ne var ki Dalmaçya bölgesinin Hırvatları Zagreb Hırvatistan'ından pek de hoşlanmıyor. Bu gerilimi besleyen hiç şüphesiz en başta Almanya ve Avusturya blokudur. İngilizler de onlarla yarışıyor. Özgür Bosna, Avrupa Birliği tarafından pohpohlanan Hırvat unsurun ekonomik baskısına ne kadar direnebilecek? Sırplarla işbirliği yapması ise mümkün değil. Bosna'da nasıl bir politika takip edersek edelim ama barışın yerleştiği gibi bir masala ne inanalım ne de tekrarlayalım.
|
|
|

|