
Mehmet BARLAS
Gözlem
Eksikli ve aksak olsa da bir demokrasimiz var ya...
Atatürk'ün ölümü ve İnönü'nün cumhurbaşkanı seçilmesi ertesinde kurulan Celal Bayar hükümetine güvenoyu verileceği gün, milletvekili-şair Yahya Kemal Beyatlı'yı terenle İstanbul'a giderken görenler "Sen yeni hükümete güvenoyu vermeyecek misin" diye sormuşlar. Şair gülmüş,
-Benim onlara güvenmemin bir değeri yok. Onlar bana güvensinler yeter, diye cevap vermiş.
O zaman "tek parti" vardı Türkiye'de. Yani tek parti CHP'nin "Milli Şef"inin milletvekillerine güvenmesi, onların koltuklarının da güvencesi olurdu.
Bugün ise çok partili demokrasiye sahibiz. Artık "Milli Şef" yok, sayıları 10'u bulan "parti liderleri" var. Ama bunların her biri kendi partileri içinde birer "Neo Milli Şef" değiller mi?
İKİNCİ SEÇMENLER
Bizler sandığa gidip milletvekillerini seçmiyoruz ki. Milletvekillerini liderler seçiyor veya tasfiye ediyorlar. Bizler de lider partisinin oy oranını belirliyoruz. Çok oy alan liderin seçtiği milletvekilleri de onu başbakan yapıyor.
Aslında bizler "müntehib-i sani"yiz yani "ikinci seçmen"iz.
Bir anlamda tek partili ve Milli Şef'li sistemin çok partili ve çok şefli bir uyarlaması bu. Şef sayısını azaltmak için de "baraj sistemi" var şimdi.
Partiler arasında fark olduğu da galiba bir demokrasi masalı. Tıpkı Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, laikliğin kanıtı olması gibi bir şey bu.
Çünkü partiler arasında da sadece "iktidarda olmak" ve "iktidarda olmamak" farkı var. Muhalefetteyken anti-Amerikan olan partilerin iktidarda Amerikan yanlısı olduklarını, seçim kampanyasında "Öcalan'ı asacağız" diyenlerin iktidara gelince idam cezasını kaldırdıklarını görmedik mi?
YA DEVLET BAŞA…
İktidardan düşmenin riski ise, ne dünün ne de bugünün meselesi. Oldum olası var bu. Neden "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe" demiş ki atalarımız?
Ama yine de kendimize özgü bir demokrasimiz var ya, bu bile yetiyor bize. Liderleri değiştiremesek de, iktidarları değiştirebiliyoruz. Onlar da bunun kıymetini bilip rejim kavgaları yapmasalar ve kritik noktalarda uzlaşmayı deneseler ne güzel olacak.
Meğer bu çok da zor değilmiş.
Bakın işte. Ecevit'in sağlığında yollar ayrıyken, şimdi Ecevit'in koruması ve doktoru bile CHP'den aday gösterildiler. Seçim kazanmak için ne sağ ne de sol ayırımı kaldı. Parti vitrinleri, karşı tarafın ağır topları ile süslendi. Haluk Özdalga'nın AK Parti adayı olduğu ortamda "Abdüllatif Şener neden CHP'de değil?" diye sorsanız bu bile yadırganmazdı
Bunlar hep olumlu gelişmeler. Kötü olan cepheleşmek, kamplaşmak.
Tabii en kötüsü cuntacılığa, militarizme oynamak.
Çünkü demokrasimizin sorunu "parti içi demokrasi"nin yokluğu ve yüzde 10 barajı yüzünden "eksik temsil"dir. Bunları gidermek yerine üniformalı bir "tek şef"e heves etmek, bazılarına göre ayıp, bazılarına göre de insanlık suçudur.
1960'a dayanan gergin yıllarda yazılarından ötürü hapse atılan gazeteciler Ankara Kapalı Cezaevi'ne "Ankara Hilton" adını takmışlardı.Metin Toker, Ülkü Arman, Fatin Fuad, Nihat Subaşı, Şinasi Nahit Berker, Ankara Hilton'un ünlü konuklarıydı.
"Paris Hilton"un trafik suçundan yediği hapis cezasını "Los Angeles Lynwood Cezaevi"nde çekmeye başladığını duyunca, 1950'li yılları ve "Ankara Hilton"u hatırlayanlar "Kadere bak" demiştir.
Acaba onu mahkum eden hakim Paris Hilton'a "İstersen cezanı Ankara Hilton'da çekebilirsin" dese, bu kadıncağız ne düşünürdü?
Ayrıca 13 bağımsız, 3 DYP'li, 1 SHP'li ve 1 HYP'li de, 22 Temmuz sonrasında TBMM dışında kalacaklar gibi. Bu 18'i de 238'e ekleyin, 256 eder. Bu sayı ile ( 110 imzalı önerge yetiyor) TBMM toplantıya da çağırılır, Temmuz seçimleri Kasım'a da ertelenir.
Hatta bunlar DYP ile ANAP'ın yapamadığını yapıp, birleşirler ve bir Merkez-kaç Partisi bile kurabilirler.
Olmaz olmaz demeyin. TBMM'deki "Küskünler", her genel seçim öncesinde partiler için ürküntü kaynağı olmadılar mı?
mbarlas@posta.com.tr

