|
 |
|
|
Osmanlı padişahı (2)
Osmanlı İmparatorluğu 600 yılı kolay yaşamadı. Bu tarihi gerek vatandaş gerek tarihçi olarak değerlendirmek de kolay değildir. Bu yüzden ucuzcu ve toptancı hükümlerden kaçınılmalıdır
Fax: (0312) 427 20 64
Osmanlı padişahının meşruiyeti yani hakimiyetinin kaynağı Allah'tan gelir. Bu, bütün hükümdarlar için böyledir. Hakimiyetini milletten alan, yani Fransızların imparatoru (Napolyon Bonaparte veya III. Napolyon) ya da Belçikalıların kralı gibi vatandaş hakimiyetine dayanan hükümdarlık ihtilaller çağı olan 19'uncu yüzyıla ait bir keyfiyettir.
Başlangıçta Yunanistan kralını da "Helenlerin kralı" unvanı ile donatmak istediklerinde, Devlet-i Aliyye yani padişah ve Bab-ı Ali bizim topraklarımızdaki Helenlerin hükümdarı değilsiniz deyip bu unvanın kullanılmasını kabul etmedi ve başka ülkelerden de destek gördü. Dolayısıyla Yunan hükümdarı, "Yunanistan Kralı" unvanını kullandı.
Osmanlı padişahları Osmanlı mülkünün sahibiydiler ama hiçbir zaman bir avuç toprağı kızını evlendirirken karşı tarafa çeyiz diye vermediler. Zaten yabancı hanedanlarla, hatta yerli hanedanlarla kız alıp verme usulü erkenden terk edildi ve yerleşemedi. Bu gibi evliliklerle doğan akrabalıklar hanedan tarafından Osmanlı hakimiyeti için tehlikeli görülmüştür.
17-18'inci yüzyıllarda en yaşlı (kıdemli) erkek hanedan üyesinin tahta çıkması, yani senioritas usulü 19'uncu yüzyılda hem hanedanın bazı üyelerinin hem de Bab-ı Ali'nin canını sıkmaya başlamıştı; ne de olsa padişahın uzayan ömrü dolayısıyla ortada dolaşan yaşlı bir veliaht prensi kimse görmek istemiyordu.
Hayranlık uyandırdılar
Ne var ki, ya Sultan Abdülmecid ya da Sultan Abdülaziz'in soyundan yaşlı prensler taht adayı olarak bulunuyordu. Doğrusu büyük evlat (primogenituras) sistemine geçildiğinde sadece bu iki hükümdarın soyundan gelen hanedan üyeleri arasında münaferet ve çekişme artıyordu. Bu nedenle saltanat sırasının kimler tarafından kazanılıp kimler tarafından kaybedileceği münakaşası yükselince veliaht konumunda olan, Sultan Abdülaziz'in oğlu Yusuf İzzeddin Efendi, Şeyhülislam'a "Şeriat, veliahtlık ve taht sırasını bize vermiş. Veliahtın hukuku ne olacak?" diye sorunca, Şeyhülislam Efendi "Şeriatta veliahd-ı saltanat diye bir makam yoktur ki hukuku olsun" diye cevap vermiştir.
Meriç Nehri ile Fırat'ın nerede birleştiklerini soracak kadar coğrafyadan bihaber ihtiyar şehzadeler vardı ama Sultan V. Murad gibi veliahtlığı sırasındaki gezide İngiltere ve Fransa saraylarını kendine gıpta ettirecek kadar müzik, sanat bilgisine, dansa ve yabancı dillere sahip olan da vardı. Aynı Avrupa gezisinde Sultan Abdülaziz, İngiltere'ye ayak bastığında kendi bestesi olan marşla karşılandı. Tevazuundan dolayı en eğitimsiz görünen Sultan Reşad bile Bohupal Maharanası (eşi) İstanbul'a geldiğinde onunla Farsça konuşmuştur. Okuduğu "Mesnevi" dolayısıyla Farsçayı öğrenmiştir.
19'uncu yüzyılda bile, hele II. Meşrutiyet'ten sonra Galatasaray ve Harp Okulu gibi okullarda okuduktan sonra Alman kayzeri ile yapılan subay mübadelesinden dolayı Potsdam'da askeri akademide okuyan Ömer Faruk Efendi gibi şehzadeler vardı. Bunlar modern subaylardı.
Prenseslerin yani sultan hanımların eğitimi yeterliydi. Kabiliyetli olanların içinde Sultan Abdülmecid'in kızı Adile Sultan gibi yabancı dil bilen, tasavvufla ilgilenenler de vardı ama bilhassa sürgün yıllarında Osmanlı prensesleri çok iyi yetişmiş ve Avrupa'daki çevrelerde bile hayranlık uyandırmışlardır.
II. Meşrutiyet'in oynadığı rol
II. Meşrutiyet'te Osmanlı hükümdarının yetkileri son derece kısıldı. Hatta mütarekede VI. Mehmed Vahideddin bile tayin ettiği hükümetin icraatını yeterince kontrol edememiştir. Bu durum Ankara'daki milli hükümetin bazen işine yaramış, padişahın inanılmaz bir hata sonucu tayin ettiği Damat Ferit Paşa'nın icraatı da bir basiretsizlik ve utanmazlık örneği olmuştur.
Daha da ilginci, o kabinede son Osmanlı asrının yetiştirdiği Mehmed Ziyaeddin Bey, Ekrem Reşit Bey gibi son derece değerli bürokratlar da nazır olarak bulunuyordu. II. Meşrutiyet yıllarındaki Osmanlı hükümdarları Alman kayzerinden, Avusturya imparatorundan, hatta İngiltere hükümdarından dahi daha az yetkili, daha doğrusu anayasal yetkileri bile az kullandırılan bir hükümdardı.
Tahttan indirilmek gibi zor bir durumu son Osmanlı hükümdarı da tattı. Altı asır boyu II. Bayezid, II. Osman,
I. Mustafa, I. İbrahim, oğlu IV. Mehmed, onun oğulları II. Mustafa ve III. Ahmed gibi hükümdarlar bu acıyı tattılar. Tanzimat Devri'nin arifesinde III. Selim ve IV. Mustafa üstelik katledildi.
Bu 19'uncu asır başlangıcıdır. Ardından asrın ikinci yarısında Sultan Abdülaziz aynı kara talihe çarptı. Onu
V. Murad ve II. Abdülhamid ha'l edilerek yani tahttan indirilerek izlediler.
Ha'l edilmek hukuken mümkündür ve Osmanlı hükümdarları onu da soğukkanlılıkla karşıladılar. Altı asır kolay yaşanmadı, tarihçi ve vatandaş olarak tarihimizi değerlendirmek de kolay değildir. Ucuzcu ve toptancı hükümlerden kaçınılmalıdır.
|
|
|

|