SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Her akşam başka bir yere ağ atıyor

.

Milliyet Haber

“Gezici restoran” Trata, her gün batımında Ayvalık ya da Cunda’nın farklı bir noktasına masa kurup yirmi kişiyi geçmeyen misafirlerini ağırlıyor.

Bu akşam yemeğe Trata’ya gidiyoruz” diyorum. Ardından gelen “Nerede o?” sorusuna verilecek cevabım yok ama. Rezervasyon yaptırdım ama henüz yer bildirilmedi. Saat 14.00’te cep telefonuma gelecek bir mesajla bu konuda bilgilendirileceğiz. O ana kadar tek bildiğimiz, Ayvalık ya da Cunda’nın pek de ayak basılmamış bir deniz kenarında, belki bir zeytin bahçesinde oturup gün batımını karşılayacağımız ve o gün denizden ne çıktıysa onları yiyeceğimiz.

Derken mesaj geliyor telefona, daha doğrusu konum. Randevumuz pek ayak basılmadık bir yerlerde olacağı için “Falanca sokaktan girin, sağa dönün, 5 numara, bakkalın yanı” gibi bir tarif yok elimizde. Kendimizi navigasyona teslim edip yola düşeceğiz. Saat 19.30 - 20.00 gibi bekleniyoruz. Gün batımına çeyrek kala.

‘Beyazlar giyin’

Birtakım yönlendirmeler de var mesajda, rahat ayakkabılar ve mümkünse beyazlar giymemiz gibi mesela. Ama beyazımız yoksa da kabulleri. Uzun kollu bir şeyler getirmemizi öneriyorlar, hava 30 derece, ama mesajı yollayanlar oraların meşhur imbatını bizden iyi biliyor şüphesiz. Güneş battıktan sonra ürpereceğimiz kesin. Bu esrarengiz davetin yirmi konuğundan biri olarak, zira kontenjan bu sayıyla sınırlı; navigasyonun götürdüğü yere gidiyoruz. Şeytan Sofrası’na giden yolda, kuş uçmaz kervan geçmez görünse de işini bilen birkaç kampçı ve akşam yüzücüsünün de mesken tuttuğu bir koy. Batmakta olan günün nefis ışığında beyaz keten örtülü, peçeteli masaları görüyoruz. Yine beyazlar giymiş güler yüzlü bir delikanlı bizi karşılıyor. Adı Ulaş. Tayfun Gökşin’in kardeşi ve aslında bütün ailesi gibi denizci. Ama bu yaz özenli servisiyle abisine yardım etmek için Trata’da.

Kantin’den Trata’ya

Tayfun Gökşin kim derseniz, İstanbulluların altı yıl çalıştığı Şemsa Denizsel’in Kantin’inden tanıyacağı genç ve parlak bir şef. Ailesi Cundalı; Midilli mübadili bir aile. Belirttiğimiz gibi, kendisi dışında bütün aile denizci. Dolayısıyla, büyüdüğü kültürde deniz ürünleri ve zeytinyağı başköşede. O da bütün yemeklerinde bunları önce çıkararak yaratıcı lezzetler elde ediyor. Kantin kapandıktan sonra Tayfun Gökşin Cunda’ya dönmüş ve adanın meşhur restoranı Ayna’da çalışmış bir süre. “Ama çarşının o kalabalığı, her gece sayısız kişiye aynı yemeği çıkartmak bir süre sonra beni mutsuz etmeye başladı. O mutsuzluğumu da çevremde yansıtmaya başladım” diye anlatıyor.

Minivana sığan restoran

Ayna’dan ayrılıp ne yapacağını düşündüğü bir akşam arkadaşlarıyla bir zeytinlikte yiyip içip keyif yaparken “İşte” demiş, “Bize tam da bu muhabbet lazım. Bunu nasıl hayata geçiririz?” O gece akıllarına düşen “gezici restoran” fikri, bütün detaylarıyla bir anda şekillenmiş. Sıra gelmiş hayata geçirmeye.

“Dört yüz sayfa belediyecilik yasası okudum” diyor Tayfun Gökşin. Sonunda her şeyi yasaya uygun şekilde yapmanın yolunu bulmuş ve içine portatif masaları, sandalyeleri, sakız gibi örtüleri, hepsi birbirinden özenli tabak çanağı koydukları bir minivanla haziran ayında yola koyulmuş.

Trata, her gün hava -özellikle rüzgâr- şartlarına uygun olarak seçtikleri farklı bir lokasyonda kuruluyor. O arazinin özel mülk olması birinci şart. Tabii şahane bir manzaraya, gün batımını izleyecek ideal bir konuma sahip olmasıyla birlikte. Gerisi Tayfun Şef ile kardeşi Ulaş’a emanet.

Merkezde bir üretim mutfakları var, zeytinyağlıları gündüzden hazırlayıp son dokunuşları servisten önce yapıyor Tayfun Gökşin. Deniz ürünlerini ise kömür ateşinde taze taze pişiriyor.

Her gün farklı menü

Her gün aynı yemeği yapmaktan sıkıldığını biliyoruz artık. Dolayısıyla, ne pişireceği onun o günkü ruh haline kalmış. Ama en az yedi sekiz çeşitle karşılaşacağınızı, son yemek geldiğinde Tayfun Şef’in “Doydunuz mu, istediğiniz şeyden daha getirebilirim” diyeceğini ama sizin yeriniz kalmamış olacağını söyleyebiliriz. Bu evine misafir gitmişsiniz gibi muamele, siz istemeden gelen yumuşacık şal, daha biterken bardağınıza doldurulan buz gibi su ve iki kardeşin de yüzünden eksik olmayan gülümseme insana kendisini iyi ve özel hissettiriyor, onu da söyleyebiliriz.

Ayrıca müzik yok, bağıra çağıra konuşan yok. Ortam ileri derecede Instagram dostu olduğu için en fotoğraf çekmekten hoşlanmayanların bile elinde cep telefonu olmasa zamanda geriye gitmişiz diyeceğim. Hava kararırken fenerler çıkıyor minivandan, bir parlayan ay, bir kumsala sıralanan fenerler. Unutulmaz deneyimimiz bu atmosferde sona yaklaşıyor.

Son olarak “Trata adını neden seçtiniz?” diye soruyorum Tayfun Gökşin’e. “Onun duygusal bir sebebi var” diyor. Trata eskiden Cunda’nın ekmek kapısı olan, Girit’ten getirilmiş “torbalı balık ağı” anlamına gelen avlanma sistemi. “2000’lerde tratacılık yasaklanınca pek çok aile işsiz kaldı, başka iş yapmayı bilmedikleri için sersefil oldu” diye anlatıyor, “O yüzden seçtim bu ismi. ‘Kala atmak’ deriz ona, ben de her akşam başka bir yere kala atıyorum işte”.

Yazarın Diğer Yazıları

  1. İran’da kadınlar tarih yazdı
  2. Ayvalık sahiden ‘Başka’ oldu
  3. Sanat özgürleştirir
  4. Savunma hakkı kutsallığı
  5. Eşitlik hikâyelere nasıl yansıyacak?
  6. Nuh’un gemisi bizi de kurtarır mı?
  7. Sessizce saygı duymak mümkünken
  8. Cinsiyet eşitliğine alışmak
  9. Müziğin değiştirebilecekleri
  10. İş işten geçmeden, ölmesini beklemeden

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.