SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

YOLUN AÇIK OLSUN MUSTAFA YİĞİT

PlayStation Türkiye’de büyük başarılara imza atan Mustafa Yiğit, SIE Hong Kong Başkanı oldu

Türk oyun çevreleri geçen hafta ilginç bir transfer haberiyle
yankılandı.

2011’den bu yana Sony Eurasia bünyesinde olan PlayStation Türkiye Ülke Müdürü Mustafa Yiğit, Sony Interactive Entertainment Hong Kong (SIEH) Ülke Başkanı olarak atandı.

Oyun dünyasındaki ilk karşılaşmamızdan, 2011’den bu yana Mustafa’yı arkadaş olarak benimsemem bu atamayı benim için daha da anlamlı kıldı.

Gurur duydum, göğsüm kabardı.

PlayStation’ın çok önemsediği SIEH kurulduğu 1997’den bu yana konsolun dinamolarından biri konumunda.

PlayStation Network (PSN) cirosu ve konsol satışları zirveye oynayacak hacimde.

Mustafa, Asya pazarında daha önce hep Japon başkanları tercih eden PlayStation’ın ilk yabancı başkanı apoletini de omuzlarına taktı.

37 yaşındaki Mustafa ayrıca, Sony’nin dünyadaki en genç başkanı oldu.

1.5 yaşındaki kızı, 6 yaşındaki oğlu ve eşi Mustafa’ya haziranda katılacak; güzel aile, yaşamını bundan sonra Hong Kong’da sürdürecek.

PlayStation Türkiye’de büyük başarılara imza atan,
PS oyunlarında ilk kez Türkçe dublaj, altyazı gelmesini sağlayan Mustafa’nın gelecekteki başarılarından eminim.

Yolun açık olsun...

Facebook, Twitter ve Instagram çöp tenekesi mi?

Linus Torvalds, Apple’ın MacOS, Microsoft’un Windows gibi dev işletim sistemleriyle rekabet edebilen düzeyde bedava bir işletim sistemi olan Linux’un Finlandiyalı yaratıcısı.

Torvalds hafta içinde Linux Journal’a verdiği röportajda, teknoloji endüstrisinin yüzleştiği en büyük sorunlardan birinin sosyal medya olduğunu söyledi.

49 yaşındaki yazılım mühendisi, “teknolojide neyi düzeltmek istediği” sorusuna, “Twitter, Facebook ve Instagram’dan kesinlikle nefret ediyorum. Bu bir hastalık. Kötü davranışları teşvik ediyor” yanıtını vermiş.

Sosyal medyada “beğenme-like” ve “paylaşma-share” modelinin çöpten ibaret olduğunu söyleyen Torvalds, hiçbir çaba ve kalite kontrol içermeyen bu mekanizmanın, aslında gücünü kalite kontrolsüzlüğünden almasından yakınıyor.

Torvalds, “klik avcılığı” üzerine kurulu yapının, çoğu kez ahlaksız da olacak şekilde duygusal tepki vermek üzerine kurgulandığını anlatıyor.

Linux’u 1994’te çıkaran Torvalds, teknoloji camiasında kabalık düzeyinde dobra olmasıyla bilinen bir isim.

Ancak sosyal medya konusundaki düşüncelerinde yalnız değil; çoğu araştırmanın sonucu aynı kapıya çıkıyor.

Dezenformasyon işlevi konusunda herkes hemfikir; sosyal medya, mutsuzluğa da neden oluyor, insanların psikolojisini bozuyor.

2017’de Birleşik Krallık Halk Sağlığı Derneği’nin 14-24 yaş arası 1500 ergen ve gençle yaptığı araştırmasından Instagram’ın akıl sağlığı için en zararlı sosyal medya olduğu sonucu çıkmıştı. Fotoğraf paylaşımı temelli bu sosyal ağın, anksiyete ve depresyonu tetiklediği ortaya konmuştu.

Dezenformasyon yuvası

Facebook’u 2007’de, Twitter’ı 2009’da, Instagram’ı 2010’da üye olarak kullanmaya başladım.

Henüz 13 çalışanlı bir
şirket olan Instagram’ın, Facebook tarafından 1 milyar dolara satın alınmasından çok önce Türkiye’deki ilk üyelerinden ()
biri sayılırım.

Başlarda bir gazetecilik enstrümanı olarak kullandığım bu üç platformda da haberlerimi paylaşıyor, takip ettiklerimin paylaşımlarıyla da haberdar oluyordum.

Zamanla üçünün de zıvanadan çıktığına, özellikle Facebook ve Twitter’ın birer dezenformasyon kanalına dönüştüğüne tanık olduk.

Bunu kabullenen Facebook’un 2-3 yıl önce, “Haberler gazeteden takip edilir” mealinde tam sayfa ilanlar vermek zorunda kalmasına rağmen hala kitleler bu ağların birer haber kaynağı olduğunu düşünüyor.

Sosyal medyadaki yalan dolanlar milyonları ağına düşürmeye devam ediyor.

“Peki niye hâlâ kullanıyorsun?” diye soranlar için şu notu da düşmeliyim; artık eskisi gibi kullanmıyorum, Facebook’ta hobilerimle ilgili birkaç grupta bilgi temelli paylaşımları takip edip, paylaşıyorum. Twitter’da ise güvendiğim bazı gazeteci ve tarihçilerin yörüngesinden çıkmıyorum.

Yazının devamı...

5G çağı başladı

Katlanabilir cep telefonlarının gölgelediği Mobil Dünya Kongresi’nde, 5G çağı ilan edildi

Dünyanın en büyük cep telefonu ve teknolojileri etkinliği Mobil Dünya Kongresi (MWC), 25-28 Şubat arasında Barselona’da düzenlendi.

MWC’nin bu yılki
ana teması, eşiğinde olduğumuz 5G standardı
ve Yapay Zekâ’ydı.

Ancak katlanabilir cep telefonu Mate X’i etkinlikte ilan eden Çin devi Huawei, biraz bu sayede, biraz da dünya GSM altyapılarının yüzde 70’ine yakınını kurmanın verdiği güçle MWC’de borusu en çok öten isim oldu.

Mate X, sadece birkaç gün önce katlanabilir Galaxy Fold’u San Francisco’da görücüye çıkaran Samsung’un havasını almıştı.

Çünkü Mate X, açıklanan 2299 euro’luk uçuk fiyatına rağmen, 1980 dolarlık Galaxy Fold’dan tasarım olarak daha şık ve kullanışlı görünüyordu.

Tam katlanmıyor

Katlandığında şu anda kullandığımız telefonlara daha çok benzeyen Fold, açıldığındaysa 8 inç bir tablete evriliyor.

Katlandığında iki ekranının yüzeyleri arasında oluşan boşluksa bünyeyi gıcık ediyor.

Mate X katlandığında, Huawei’nin 100 parçadan oluşan sofistike menteşe teknolojisi sayesinde ekranlar birbirinin yüzeyine tam olarak oturuyor.

Galaxy Fold, 6.4 inçlik bir dış ekran ve açıldığında tablet görevi gören 7.3 inçlik bir iç ekrandan oluşurken, Mate X’in 8 inçlik OLED ekranı kapalı, yani telefon modundayken 6.6 inç ve 6.38 inçlik iki ayrı ekran
olarak faaliyet gösteriyor.

Galaxy Fold’un 3’ü arkada, 2’si önde, 1’i de kapak ekranında olmak üzere 6 kamerası var. Bu hangi kameranın hangi tip fotoğrafa uygun olduğunu karar vermekte şimdilik kafa karıştırıcı; denemeden bilemeyiz. Mate X’inse görünürde 3, Huawei’nin ifadesine göre 4 kamerası var.

İki ürünün de piyasaya sürülmesine henüz vakit var; içeriklerinde son dakika düzenlemeleri muhtemel.

Kesin bir yargıya varmak
için tecrübe etmemiz gerek.

Ancak bu yeni teknolojinin oyunun kurallarını değiştireceği, hem telefonun yanında fazladan bir tablet ihtiyacını ortadan kaldıracağı kesin.

Apple ekosistemine sahip bir garip olarak Steve Jobs’ın ölümünden hemen sonra da
not ettiğim gibi
yine kayda geçmeliyim ki, devrim niteliğinde yeni ürünler ortaya koymadıkça Amerikan şirketini acı günler bekliyor.

MWC’nin ana teması 5G ve Yapay Zekâ’yla dolup taşması gereken bu satırlar, ‘katlanabilir’ yörüngesinden şimdi kurtulabiliyor.

Dünya 5G’ye hazır

2020’den itibaren 5G ağ standardı dünyaya egemen olmaya başlayacak. Ancak bu bir egmenlik ilanı şeklinde olmayacak. Mevcut 4G ağlar varlığını sürdürecek.

5G, ilk nesli 1980’lerde kullanılmaya başlanan mobil iletişim ağının 5’inci neslini işaret ediyor.

Önceki nesillerin aksine 5G tek bir teknolojiyi ifade etmekten çok “ağların ağı” diye tanımlanmasını hak edecek şekilde mevcut ağları ve gelecekteki standartları da birbirine bağlıyor.

5G teknolojisinin nimetlerinden yararlanmak için maalesef telefonlarımızı da değiştirmek zorunda kalacağız. Son bir, iki ayda çıkan bazı modeller ve MWC’de tanıtılan yeni modeller 5G’yi destekliyor.

Bu teknoloji ilk evrelerinde saniyede 1GB’ye kadar bir veri transferine imkân sağlayacak. İlerleyen zamanlarda bu hız saniyede 10 GB’ye kadar çıkacak. Bu, bizim Türkiye kullandığımız 4.5G standardından 30 kat daha yüksek bir hıza işaret ediyor. 5G bu hızla full HD bir filmi 4-40 saniyede indirmemizi, 4K bir filmi takılmadan stream etmemizi sağlayacak.

Sanal ve zenginleştirilmiş gerçeklik uygulamalarının potansiyeli genişleyecek. Asıl patlama nesnelerin internetinde yaşanacak. Otomobilimizden, buzdolabımıza, evimizin elektronik her unsuruna artık tamamen akıllanacak cihazlarımız birbiriyle hiç olmadıkları kadar samimi olacak.

Türkiye bulutlarda

Huawei, geniş bir coğrafyaya hizmet verecek umumi bulut merkezlerinden birini İstanbul’da konumlandırıyor

MWC’de Huawei’nin Türkiye’de üslenen Merkez Doğu Avrupa ve Kuzey Avrupa ülkeleri Başkan Yardımcısı Marco Xu’yla da röportaj fırsatı da buldum.

Huawei’nin 10 yıl önce MWC’deki hacmen küçük varlığına dikkat çeken Marco’nun gözlerinden, şirketinin bugün etkinliğin dinamosu olmasından duyduğu gurur okunuyordu.

Türkiye’yi Huawei için benzersiz bir pazar olarak tanımlayan Marco ülkemize verdikleri önemin nedenini şöyle tarif etti: “Türkiye Doğu ve Batı’yı, Kuzey ve Güney’i birbirine bağlamasıyla coğrafi olarak özel bir konumda. Tarihte Türkiye her zaman bir merkezdi. Şimdi de Huawei için önemli bir dijtal merkez. Bu yüzden bu yıl önemli umumi bulut merkezlerinden birini İstanbul’a konumlandıracağız. Bu bulut, Doğu Avrupa Orta Asya ve Ortadoğu ülkelerine hizmet verecek.

Ayrıca Türkiye’de çok büyük yetenekler var. Bu yüzden en büyük Ar-Ge merkezlerimizden birini İstanbul’da kurduk. Yazılım geliştirmeye odaklanmış bu merkezde 450’den fazla Türk mühendis görev yapıyor; Avrupa’yla Ortadoğu’nun yanı sıra Latin Amerika ülkelerini de kapsayacak şekilde
hizmet veriyor.

Türkler Ortadoğu ve Avrupa’ya göre çok daha çalışkan insanlar. Burada çok yüksek standartları olan Almanya pazarına yönelik bile ürünler geliştiriliyor. Türk mühendisler Almanya’ya gidecek yazılımları çok yüksek standartlarda üretebiliyor.

Ar-Ge merkezimizde binin üzerinde mühendis de yetiştirdik. Bunların bir kısmı Huawei’de çalışırken, bazıları Türkiye’deki başka firmalarara transfer oldular.

Merkezimiz birçok üniversiteyle birlikte
iş yapıyor.”

Marco Xu, bu noktada Huawei’nin kurucusu ve CEO’su Ren Zhengfei’nin geçen yıl Onur Ödülü verdiği Bilkent Üniversitesi’nden Dr. Erdal Arıkan’a dikkat çekti. Arıkan bu ödülü 5G Polar Kodu icat ederek 5G teknolojisine yaptığı
katkıyla almıştı.

Türkiye’de bu tarz iş birliğini geliştirmek istediklerini belirten Marco, “Teknolojinin patentinden ziyade profesörün bilgisi bizim ilgimizi
çekiyor.
Patent Türkiye’de
bile kalabilir” diye konuştu.

‘Mühendisler dönsün’

Türkiye’nin 2023 stratejisinin dünyada dijital ekonomilerin ilk 10’unda yer almak olduğunu düşünen Marco, “Dijital toplumlar ve ekonomilerde mesele çok çalışmak değil. Mesele yazılım ve yetenek. AR-GE merkeziyle üniversiteler arasındaki bu çalışma modeli, bilgi ve iletişim endüstrisinde çok fazla yetenekli insanı da eğitebilir. Türkiye’nin gerçekten bilgi ve iletişim mühendisleriyle dolu Ar-Ge merkezlerine ihtiyacının olduğuna inanıyorum. Bu sayede mühendisler Türkiye’de kalabilir.

Geçtiğimiz yıllarda birçok mühendis ve yüksek eğitimli Türk, Avrupa veya ABD’ye gitti. Bu tarz insanları ancak tam donanımlı tesislerle Türkiye’ye dönmeye ikna edebilirsiniz. Aynı şey Çin için de geçerli. Geçmiş yıllarda Çinli mühendisler ABD ve Avrupa’ya göç ediyordu. Ancak şimdi Çin daha açık bir ülke. Huawei, Alibaba gibi dev şirketler, çok sayıda Ar-Ge merkezi var. Yetenekli insanlarımız artık ABD ve Avrupa’dan geri dönüyor. Bence Türkiye de aynı şeyi yapabilir” dedi.

5G’ye hazırız

Türkiye’nin 5G’ye hazır olduğunu belirten Marco, “Tüm donanım ve yazılım tamam. Testler yapılıyor. Yalnızca evrensel radyo frekansının hizmete alınması bekleniyor. 5G bu yıl hizmete girer. Bütün endüstrilerde dijital transformasyon için 5G çok önemli. Daha önce insandan insana olan iletişim 5G’yle makineden makineye olacak” ifadelerini kullandı.

Yapay zekâ işimizi elimizden alacak mı?

Yapay zekanın yakıtı 5G olacak. Bu teknolojinin sağladığı hız, yeni bir çağ başlatacak. Buna konulan isimlerden biri de MWC’nin de sloganlarından biri olan Akıllı Bağlantı Çağı.

Bilim kurgunun yüzyıllardır teknolojinin esin kaynağı olduğunu düşünürsek, 5G belki de ‘Matrix’, ‘Terminator’, ‘Troy’, ‘Ready Player One’ gibi filmlerde düşlenen geleceklerin kapısını açacak. Ancak yapay zekânın güçlenmesi, birçok işte insan ihtiyacını da ortadan kaldıracak.

Tercüme örneği

Zekâmda soru işaretleriyle katıldığım Yapay Zekâ konulu yuvarlak masa toplantısının konuşmacısı Huawei İş Grubu Başkanı Qui Heng’di. Yapay zekanın faydalarını öve öve bitiremeyen Qui’ye, “işlerimizi robotlara kaptırma olasılığını” sordum.

Ama o iyimserdi: “Yapay zekânın topluma etkisi olumlu olacak. Bunun üretim kalitesini artıracağını, yönetimi daha etkili kılacağını ve toplumu daha da eşit hale getireceğini düşünüyoruz. Mesela bir kuruluşumuz var ve gelirimizi her 2 yılda bir katlıyoruz. Fakat çalışan sayımızı katlayamıyoruz. Sürekli katlanan bu işin üstesinden nasıl geleceğiz? İnternet sayfamız mesela 80 farklı dili destekliyor.
12 binden fazla dokümanımız var.
Bu dokümanların tamamını insanla 80 dile çevirmeye çalıştığımızı düşünün. Eskiden yalnızca en önemli dökümanları çevirmeyi tercih ederdik. Ancak şimdi yapay zekâ sayesinde tüm dokümanları aynı anda çevirebiliyoruz. Bu, belgelerimizin çok popüler olmayan dillere de çevrilebileceği anlamına geliyor.

Başka bir örnek, her kilometresinde 510 aracın olduğu bir trafiği idare etmenin ne kadar zor olduğunu düşünün. Şimdi bunun için yapay zekâyı kullanıyoruz. Geçmişte trafik ışıkları kırmızıdan yeşile, bir zamanlayıcı aracılığıyla geçerdi. Şimdi kamera izliyor, kaç araç geldiğini görerek yeşilden kırmızıya, kırmızıdan yeşile, ışığın rengine karar veriyor. Araçların hızı böylece yüzde 15 artıyor. Bu, her sabah 10 dakika daha fazla uyuyabileceğimiz anlamına geliyor.”

Yazının devamı...

GÜLMEKTEN KOPUYORUZ!

2018’de Türkiye’de en çok kullanılan emoji, gülmekten kopan surat emojisiydi. Fransızların ilk 10’undaysa aşk ve sevginin farklı varyasyonlarını işaret
eden 7 kalp var

Gaziantep’te, Suriye sınırındaki Karkamış’ı 7 yıldır kazan Türk ve İtalyan arkeologlar buldukları kil sürahinin tarihinden de fazla önemini, onu temizleyene kadar henüz tam kavrayamamıştı.

Şerbet için kullanıldığı anlaşılan Hitit sürahisi temizlendiğinde arkeologların karşısına, 3700 yıl önce üzerine “çalakalem” kondurulmuş
gülen bir yüz motifi çıktı.

Milattan önce 1700’lerden gelen bu mesaj -o an arkeologların yüzüne Indiana Jones tebessümü mü kondu bilmiyorum- kayıtlara en eski emoji olarak geçti.

Yazılımcı Shigetaka
Kurita’
nın Japon cep telefonları
için 176 “piksel piksel” emojiden oluşan setini yaratmasının üzerinden 20 yıl geçti.

Bugünse, dünya çapında online insanların yüzde 90’ının iletişiminde emojiler önemli
rol oynuyor.

Çağımızın hiyeroglifi

Kullanımı ve her duyguya yetecek kadar çeşitleri o kadar artıyor ki bir süre sonra insanlar yalnızca emojilerle yazılı iletişim kurabilecek.

Ve bu yeni dili deşifre edemeyenler, duygularını emojilerle aktaramayanlar, belki de yalnızlığa mahkûm olacak.

Beni bu değerlendirmeye mecbur kılan Smithsonian dergisinin dünyada emoji kullanımına ilişkin araştırması oldu.

Emojilerle sağlıklı iletişim kurmayı beceremeyen biri olarak normalde o sayfaya göz ucuyla bakıp geçerdim ki, göz ucuma Türkiye’deki emoji kullanımına ilişkin veriler takıldı.

Derginin dünyada en çok kullanılan
10 emoji tablosunda yer verdiği
5 ülkeden biri de Türkiye’ydi.

Türkiye’de en çok kullanılan
10 emojinin 5’i ülke genelinde hakim olan duyguyu yansıtacak şekilde kahkaha, tebessüm gibi gülücüklü emojileri içeriyor.

Birinci sıradaysa, 5 ülkenin 4’ünde de olduğu
gibi ‘gülmekten kopan’ emoji var.

1970’lerde yapılan araştırmalar resimlerin harflerden daha çok akılda kalıcı olduğunu gösteriyor.

KALP, KALP, KALP...

Fransızların en çok tercih ettiğiyse aşk ve sevgiyi ifade eden kırmızı kalp emojisi.
Aslında Fransızların ‘top ten’indeki emojilerin yedisi bir kalp varyasyonu.

Artık içinden ok geçen kalp mi istersiniz, ışıldayan kalp mi tercih edersiniz, ikili kalp, mor kalp, her türlü kalp Fransızların lügatinde bolca mevcut.

Hitit sürahisindeki emojiyi bir kenara koyarsak, Slovakya’da
bulunan ve 1635’te bir avukatın imzasının köşesindeki gülen yüz en eski emoji. Bundan sonraki kayıt İngiliz şair Robert Herrick’in 1648 tarihli şiiri ‘To Fortune’a gülme fiilini daha da vurgulamak için iliştirdiği gülen yüz. Şimdi mesajlar ve sosyal medya aracılığıyla günde yaklaşık 7 milyara yakın emoji gönderiliyor. :)

FIFA19'da zoraki Suudi deplasmanları

Akşamları FIFA 19’da online bir maç yaparak tansiyonlu haber gündemini beynimin tozlu arşiv kıvrımlarına postalıyorum. Takımım Fenerbahçe.

Bir süre öncesine kadar algoritma online maçlarda karşıma genelde Beşiktaş, Galatasaray gibi ezeli rakipleri, zaman zaman da Yunan, İtalyan, İngiliz oyuncuları çıkarıyordu. Ilımlı sertlikte geçen maçlarda sonuç ne olursa olsun dostluk kazanıyordu.

Ne olduysa oldu; Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Suudi konsolosluğunda geçen ekim ayında katlinden bir süre sonra, FIFA 19’da sürekli Suudi oyuncularla eşleşmeye başladım. Al İttihad, Al Hilal, Al Ahl artık aklınıza kim gelirse.

Kaşıkçı cinayeti nedeniyle Türkiye ile S. Arabistan arasında gerilen ilişkileri fırsat gören FIFA 19 yönetiminin maçlara tansiyon katmak için algoritmaya böyle bir müdahalede bulunduğunu düşünüyorum.

Olabilir; ancak karşıma çıkan Suudi oyuncuların aşırı sertliğini, kırmızı kart riskini önemsemeden futbolcularıma dalmasını not düşmeliyim; ki bence bu düşmanlıklarını gösteriyor.

Neyse, önceki gecenin bir vakti yine olağan bir Al Hilal-Fenerbahçe karşılaşmasındaydım.

Henüz daha reel gündemi kafamdan atamamışken art arda 4 gol yedim. Bu şok terapisiyle gündemden ayıklanan beynim, gözlerim ve parmaklarım arasındaki koordinasyonu sağladı.

Ve ardından üst üste 5 gol atarak Suudi hayallerini kâbusa çevirdikten sonra huzurla yatağımın yolunu tuttum.

Yazının devamı...

Kedi cenneti

Milliyet yazarları, Mersin Büyükşehir Belediyesi Başkanı Burhanettin Kocamaz’ın davetlisi olarak geçen pazartesi ve salı Mersin ve ilçelerine çıkarma yaptı.

Mersin’i tanımaya yönelik bu gezinin içeriği dün ve bugün Milliyet sayfalarında, yazarlarımızın köşelerinde vücut buldu, daha da bulacak.

İzmir Kordon’la kıyaslanan Mersin sahil şeridinin, aslında bir Miami ya da Cote d’Azur potansiyeli taşıdığını yerinde gözlemledik.

Mersin’in kadim ilçesi, efsaneler kenti Tarsus’ta başlayan gezimiz, Narlıkuyu’da, fırtınanın taşıdığı dalgaların acımasızca dövdüğü koydaki Kerim restoranda,
filmlere layık bir atmosferde son buldu.

Sayfalarca yazıya hammadde olabilecek kadar çok not alsam da bugün Miyav Park ve kısmen Tarsus’u süzgecimden geçireceğim.

Büyükşehir Belediyesi’nin sahil şeridinde Mersin İdman Yurdu Meydanı yakınlarında hayata geçirdiği Miyav Park’ta irili ufaklı yüzlerce
kedi ikamet ediyor.

7/24 saat güvenlik kamerasıyla izlenen, güneş ve rüzgâr panelleriyle kendi enerjisini üreten Miyav Park gece 23’e kadar aydınlatılıyor.

Kedilerin oyun alanlarında kum havuzları, tırmalama ve tırmanma ranpaları var.

Uyku evleri, tuvaletler, otomatik dolan su kaplarının yerleri titizlikle hesaplanarak tayin edilmiş. Kedilerin yaş mamaları görevli tarafından günde 2 kez tazeleniyor.

Köpekler giremez!

Kedilerin kolayca girip çıkabileceği ancak köpek ve diğer hayvanların giremeyeceği pencere sistemi, can dostlarımızın bu vahşi dünyadaki güvenliğini garanti altına alıyor. Miyav Park’taki kedilerin gözlemlediğim kadarıyla tek sıkıntısı, seven ancak onu nasıl seveceğini bilmeyenler; kedileri kuyruğundan çekiştiren çocuklar ve buna göz yuman ebeveyn!

Bu arada Mersin çapında 160 kedi evi, can dostlarımıza kötü hava şartlarında bir sığınak işlevi görüyor.

3 metreye 3 metre ebatlarındaki kedi evleri de Miyav Park’taki imkan ve şartların küçültülmüş versiyonlarını içeriyor.

Umarım Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin kedilere bu yaklaşımı ve hizmeti, hayvanlara eziyetin adeta bir spora dönüştüğü Türkiye’ye örnek olur.

Tarsus yolcusu kalmasın

ndan 45-50 dakikada ulaşılabilecek Tarsus’un her bir köşesi, yollarının her santimetrekaresi ve hatta yer altı, binlerce yıllık tarihinin ürünü sayısız efsaneyle bezenmiş.

Yoğun program yüzünden ayırabildiğimiz 4 saat bile, büyüsüyle bizi kısa süre sonra yeniden Tarsus rotasına sokmak için yeterli. Gezimize üzerindeki nin kıyısında başlıyoruz.

Efsaneye göre Büyük İskender Berdan’a girdikten sonra zatürre oluyor
ve bir daha sağlığına kavuşamayarak
terk-i dünya eyliyor.

Şelalenin çağladığı yatak eski bir Roma mezarlığı.

Doğu Roma’nın ilk dönemlerinde taşan çay Tarsus’u basınca, yatağı değiştiriliyor ve Tarsus Şelalesi oluşuyor.

Yaz aylarında sular çekildiğinde Roma kaya mezarlarının ortaya çıktığını söylüyorlar.

Tarsus’ta ikinci durağımız nin kökeni 11-12’nci yüzyıla uzanıyor. Tarsus doğumlu havari Paul’a adanan Hıristiyanlığın en kutsal ibadet yerlerinden kilise bugünkü formunu 1850’lerde ve son olarak 1990’lardaki restorasyonun ardından almış. Ancak ne yazık ki Suriye’deki iç savaş kilise özelinde Tarsus turizmini fetret devrine sokmuş.

Şahmeran milli sembol

yani yılan bedenli kadın Tarsus’un milli sembollerinden. Yerin yedi kat altında yaşadığına inanılan meran isimli yılanların şahı Şahmeran’ın Yunan mitolojisindeki karşılığı yılan başlı Medusa.

Bilinen 6 bin yıllık tarihi boyunca kutsal anlamlar yüklenen Kilikya’nın kalbi Tarsus, Hititlerden başlayarak, Asur, Pers İmparatorluğu, Roma ve Bizans’ın en önemli kentlerinden oldu. Bizans’la ilk İslam orduları arasında 7’nci yüzyıldaki savaş Tarsus tarihinde kırılmaya yol açtı.

Bizans İmparatoru’nun bütün sivil halkı batıya çekmesiyle on yıllarca tampon bölge olarak boş ve kimsesiz kalan Tarsus ve çevresi, sonraki yüzyıllarda da Bizans ve Halifelik arasında çekişmenin odağında yer aldı.

Kimler geldi, kimler geçti...

Bu medeniyet ve kültürlerin her biri Tarsus’un yer altı ve üstünde sahip olduğu
hazinelere ilişkin çağrışımlar yapıyor.

Tarsus kültürel birikimini günümüzde de artırıyor.

Haksız şekilde bir yük gemisine dönüştürüldükten sonra 1990’da Mersin Limanı’nda batan , gönüllüler tarafından çıkarılıp, tekrar yüzdürülmüş ancak kimse ilgi göstermeyince jilet yapılmaya mahkûm edilmişti.

Çanakkale Destanı’nın başaktörlerinden Nusret’in feryadını işiten Tarsus Belediyesi, gemiyi alarak Çanakkale Parkı’nda müze olarak sergilemeye başladı; Nusret bugün kentin önemli ilgi odaklarından.

Yaz yaz bitmez ama diğer notları bu sayfadaki komşum Filiz Aygündüz, Rota ekinde Abbas Güçlü, Pazar ekinde Ebru Erke’nin kaleminden okuyacaksınız.

...Ve tarih yankılanan sokaklarını birkaç saatliğine de olsa arşınlarken dudaklarımızdan cümlesi dökülüyor.

Yazının devamı...

Çocuğu servis şoföründense otonom araca emanet ederim

Sanırım 1980 ya da 81’de, 9-10 yaşlarında bir çocukken tanıştığım teknolojiye merakım yaşadığım her gün derinleşti.

Söz konusu tanışma, ilkokul sınıfından bir ev/arkadaş toplantısında video oyunu Pong’la gerçekleşti.

Oyun grafiklerinin en ilkel halini içeren Pong, oyuncak kavramı plastik askerler, kovboylardan ibaret olan küçük Menderes’in gözlerini faltaşı gibi açmıştı.

Gel zaman git zaman, teknolojide oyun artık ‘sanal gerçeklik’, ‘zenginleştirilmiş gerçeklik’ gibi kavramlardan ayrıştırılarak değerlendirilmiyor.

Teknoloji hayatın her alanında evrimin de dinamosu.

30-40 yıl önceleri boş verin sadece 10 yıl öncesiyle bugünü kıyasladığımızda bile hayatımızda derin farklar görüyoruz.

Çıkış noktam Ford’un yeni 2019 Trend Raporu.

Avustralya, Brezilya, Kanada, Çin, Almanya, Hindistan, İngiltere, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, ABD’de 13 bin 12 kişinin katıldığı bir anketle hazırlanan rapor, dünyadaki değişimi tetikleyen tüketici eğilimleri, insanların istekleri hakkında öngörüler içeriyor.

Teknoloji insanı değiştiriyor

Anket sonuçlarına göre:

- Yetişkinlerin yarısı, herhangi bir konuda yaşadıkları korkunun kendilerini değişime yönlendirdiğini söylüyor.

- 10’da 7, harekete geçme nedenlerinin değişim olduğunu belirtiyor.

- Yüzde 87, değişimin en büyük itici gücünün teknoloji olduğunda hemfikir.

- 10 yetişkinden 8’i teknolojinin ‘iyi bir güç’ olduğuna inanıyor.

- Yetişkinlerin yüzde 67’si çocuklarının bir yabancıyla seyahat etmelerindense otonom araçta seyahat etmelerini tercih ettiğini söylüyor.

- Yüzde 45 mobil cihazlarından ayrılabilen kişilere imrendiklerini belirtiyor.

- 10 tüketiciden 7’si, kullandığımız cihazlardan ‘zorunlu bir şekilde’ uzaklaşmamız gerektiğinde hemfikir.

- Yetişkinlerin yüzde 84’ü, yaşamlarını iyileştirmek için 2018 boyunca küçük adımlar
attıklarını söylüyor.

Teknolojik sınıf farkları doğuyor

Ford’un Trend Raporu’nda dünyadaki değişimi tetikleyen tüketici davranışı eğilimleri hakkında öngörüler de şunlar:

- Teknolojik ayrım: Teknolojiye erişen ve teknolojinin ‘iyi bir güç’ olduğuna inananlarla erişimi olmayanlar arasında temel bir ayrım yaşanacak.

- Dijital detoks: Birçok insan elektronik cihazlarına bağımlı olduğunu giderek daha fazla fark ediyor ve bu bağımlılıktan endişe duyuyor. Bu farkındalığı geliştiren insanlar, çevrimiçi mecralarda harcadıkları süre nedeniyle kendilerini hesap verebilir kılmanın yollarını arıyor.

- Kontrolün geri kazanılması: Kontrolün pek çok kişi için erişilmez göründüğü bir dünyada, en önemlisinin kendisini geliştirmek olduğunu düşünen tüketiciler, hayatlarında kontrolü geri kazanmaya çalışıyor.

- Kişilerin farklı yüzleri seçimlerini etkiliyor: Sosyal medya, tüketicilerin hayatında büyük rol oynuyor. Tüketiciler, gerçekte oldukları kişiyle online mecralarda kendilerini tanıttıkları kişi olarak farklı karakterler üstleniyor. Bu durum, tüketicilerin satın alımlarını ve teknoloji seçimlerini
daha çok etkilemesi bekleniyor.

- Yaşamak için çalışıyorlar: Birçok insan, artık çalışmak için yaşamıyor, yaşamak için çalışıyor. Şirketler de bu nedenle çalışanlarına yan haklar, ücretli izin ve uzatılmış izinlerle birlikte zihinsel gelişime destek
olacak fırsatlar sunmaya başlıyor.

- Eko-momentum: İnsanlar, çevresel gelişimin insan davranışındaki değişikliklere
bağlı olduğunu kabul ediyor. Birçok tüketici, artık çevresel ayak izlerini nasıl
ve nerede bıraktıkları, bunu
nasıl iyileştirebilecekleri konusunda rehberlik arıyor.

- Kolay cadde: İnsanlar, bir noktadan başka bir noktaya giderken yol boyunca geçirdikleri zamanı da artık önemsiyor. İnsanlar artık yoldayken işlerini halledebilme becerisi istiyor ve bu eğilim eski yolculuk deneyimini değiştiriyor.

Yazının devamı...

Demirhan Baylan’dan KULAKLARA SİNEMA

Türkiye’nin ilginç müzisyenlerinden Demirhan Baylan, yeni albümü ‘Anarko Romans’ı yayınladı.

10 enstrümantal şarkıdan oluşan ‘Anarko Romans’ın, dünyada beğenilmeye aday evrensel bir tınısı var.

Baylan’ın ‘kulaklara sinema’ diye tanımladığı albümde, caz, blues, funk ve elektronik, rock müzik potasında serbest doğaçlamayla harmanlanıyor.

‘Anarko Romans’ta davul hariç tüm enstrümanlar ve düzenleme Baylan’a ait.

Davuldaysa karşımıza yine bir diğer ‘işinde Türkiye’nin en iyilerinden’ Cengiz Baysal var.

Baysal, payına düşen davulları New Jersey’daki stüdyosunda kaydetmiş.

Aylar süren Skype ve Wetransfer trafiğinin ürünü ‘Anarko Romans’ı Baysal, “Dışarıdan bir kulak bu albümü dinlediğinde kaynağını tahmin edemez. Avrupalı, Amerikalı, Afrikalı, Ortadoğulu, Uzakdoğulu değil” diye anlatıyor.

‘Anarko Romans’ adının ruh halini yansıttığını söyleyen Baylan da evrensel bu ismin albümdeki müziğe çok yakıştığını düşünüyor.

Albümle dünyaya açılmak için girişimlere başladığını anlatan Baylan’ın müjdeleri de var; Cengiz Baysal’la birlikte serbest doğaçlama çaldıkları ‘Baysallan Duo’ festivallerde yer alacak. Baylan’ın yanında Berk Arıhan, Soner Doğanca’dan oluşan Demirhan Baylan Trio, iki yepyeni ve sözlü şarkıyı kaydedip 45’lik olarak yayınlayacak.

Ayrıca ta FMV Işık Lisesi yıllarımdan kadim dostum Baylan’ın, PR yapmaya başlaması da sevindirici bir gelişme.

Çünkü fanatik hayranları zaten olan Baylan, daha geniş kitlelerle kucaklaşmayı hak ediyor.

Football Manager’a Milliyet damgası

Bilgisayarda ilk futbol menajerlik oyununu 1984’te ZX Spectrum 48K’mda oynadım.

O zaman Türkiye’ye yeni gelen bu ev bilgisayarına sahip bir avuç şanslı çocuktan biri de bendim.

Babam dönemin parasıyla 88 bin TL’lik bu bilgisayarı karne hediyesi olarak alabilmek için arkadaşından borç almak zorunda kalmıştı.

Benliğimi ele geçiren, ebeveynimin bilgisayara saat sınırlaması getirmesine neden olan o menajerlik oyunu ‘Football Manager’a YouTube’da dönüp baktığımda, karşıma 2 boyutlu bile denemeyecek grafikler çıktı.

Dönemin şartlarında mucizevi güzellikteydi.

Şimdi yarım asrı devirmeme 3 yıl kalacak kadar büyüdüm ama -eskisi kadar zaman ayıramasam da- bilgisayar, konsol oyunları hep hayatımın bir parçası oldu.

1996’dan bu yana çalıştığım Milliyet gazetesinin birinci sayfalarına zaman zaman giren oyun haberlerinde de emeğim vardı.

Ekonomik hacim olarak Hollywood’u çoktan katlayan oyun sektörünü önemseyen ilk gazete Milliyet’ti.

Yazıya tarihi bir futbol menajerliği oyunuyla başlamamın nedeni, günümüzün en popüler menajerlik oyunu olan ‘Football Manager’in 2019 sürümünde Milliyet’in de yer alması.

Sports Interactive’in geliştirdiği, Sega’nın yayımladığı ‘Football Manager 2019’da, 19.2 güncellemesiyle basın toplantılarında Türkiye yazılı basınından soru yönelten, Türk futbolundan haberler yapan tek gazete Milliyet.

Böylece Türk spor basınının da köklü öncüsü Milliyet, mottosu ‘Basında Güven’i sanal dünyaya taşımış oldu.

Artıları, eksileriyle PlayStatIon Classic

1994’te, 24 yıl önce tanıştığımız PlayStation bugün Sony’nin dinamosu.

4 nesilde 500 milyonun üzerinde konsol satmayı başaran PlayStation, her biri milyonlarca satan exclusive oyunlarıyla, ücretli PlayStation Plus üyeliğiyle başlı başına devasa bir ekonomi.

Sony, oyun dünyasındaki 24 yıllık PlayStation hakimiyeti (ve yılbaşı hediyesi arayışları) şerefine ilk nesil konsolunun mini bir örneğini (orijinalinden yüzde 45 küçük), PlayStation Classic’i ay başında piyasaya sürdü.

Türkiye’de 799 TL’ye satılan konsol, Tekken 3, Rayman, Metar Gear Solid, Grand Theft Auto gibi 20 oyun yüklü şekilde geliyor.

Konsola ayrıca oyun yüklemesi yapılamıyor. Üzerindeki taklit disk kapağı nostaljik bir dekorasyondan fazlası değil.

Analog çubuğu olmayan kontrolörün 1.5 metrelik kablosu, kanepede uzanıp da oynamaya izin vermiyor.

Bazı oyunlar Classic’e iyi, bazıları kötü uyarlanmış. Analog çubuk yoksunluğu, kafada çubuk düşüncesiyle tasarlanmış Metal Gear Solid, Ridge Racer 4 gibi oyunlarda sırıtıyor.

Ancak Classic’in kabaca bir PlayStation nostaljisi amacı taşıması tartışmasız tek gerçek.

Yoksa kimse 4K TV’sine bağladığı Classic’te 1990’ların grafikleriyle saatlerce oyun oynayacak değil. Eğer niyet buysa zaten Classic’e küçük bir tüplü TV edinmenizi öneririm.

PlayStation Classic’in en büyük güzelliğiyse yıllar sonra edineceği koleksiyon değeriyle vitrindeki dekoratif duruşu.

Yazının devamı...

Takvim'de 4 film birden

İlk kez yayımlandığı 1964’ten bu yana akıp giden zamanı güzellikle kutsayan bir abide olan Pirelli Takvimi’nin 2019 yılına adanan versiyonu geçen çarşamba Milano’da ilan edildi.

Steve Jobs portresi ikonlaşan İskoç fotoğrafçı Albert Watson’ın objektifinden süzülen karelerle donanan Takvim 2019, Pirelli’nin 2015’ten sonra disiplinle uyguladığı çizgi değişiminin de bir bakıma şimdilik zirvesi.

On yıllarca bir tür sanatsal soft porno kıyılarında dolanan, 2015’ten sonra kadının gücü ve başarısına odaklanan Takvim, bu kez de bize 4 kadının hayal dünyasını sinematik bir dille anlatıyor. Takvim’in erotizm geleneğinden uzaklaşması, bazı erkek koleksiyonerleri hayal kırıklığına uğratmıştı. Pirelli bunu dikkate almış olacak ki Takvim 2019’a birkaç doz erotizm eklenmiş. Fotoğrafçı Albert Watson ise aksi de beklenemezdi zaten.

Takvim 2019 bize 4 hikaye anlatıyor: Gigi Hadid Manhattan’daki camdan kulesinde yaşayan zengin ama üzgün bir karakteri canlandırıyor. Misty Copeland, kulüplerde direk dansı yapmaktan da çekinmeyen bir klasik dansçı adayını oynuyor. Laetitia Casta bir ressam, Julia Garner portre fotoğrafçısı olmayı düşleyen bir botanik fotoğrafçısı olarak çıkıyor karşımıza Takvim yapraklarında.

TEK ARKADAŞ

Başlığı ‘Düşlemek’ olan Takvim’deki karakterlere erkekler de eşlik ediyor hikayelerinde. Alexander Wang, Gigi Hadid’in en iyi dostu ve sırdaşını oynuyor. Sevgilisinden yeni ayrılmış olan Hadid’in yalnızca bir arkadaşı var, o da Wang. Takvim’de Hadid’e ayrılan yapraklar yalnızlık ve gelecek kaygısı duygusunu dışavuruyor; en iyi dost Wang’la olanlar bile...

Watson, Hadid’in çekimlerini şöyle anlatıyor: “Fotoğraflarda bir tür endişe var. Hadid’i hayatta nereye sürüklendiğini, yarın ne yapacağını düşünürken görüyoruz. Bu fotoğrafların, diğer kadınlarınkinden daha minimalist olmasını istedim.”

Yalnızlık, Julia Garner’ın doğasever botanik fotoğrafçısı karakteri içinse bir tercih.

Takvimin en eğlenceli yapraklarından bir kaçı da Laetitia Casta ve Sergei Polunin’e ait. Bir ressamı oynayan Casta’nın dans tutkusuna özlemlerine çağımızın Rudolf Nureyev’i Polunin eşlik ediyor.

Polunin: Sadece yardım ettim

Daha 20 yaşında Kraliyet Balesi’nin en genç solisti unvanını alan Polunin’in kafası, Takvim’den teklif geldiğinde biraz karışmış. Sonuçta Takvim’in imajı belli. “Burada ne yapabilirim diye düşündüm” diyen Polunin devam ediyor: “Kendimi yadımcı olarak gördüm. Konunun öznesi olmak istemedim. Özne Laetitia’ydı.”

Misty Copeland’in oynadığı karakterse, dans dünyasında büyük bir isim olabilmenin fantezilerini kuruyor.

Takvim’den önce korktum

Ozark’ta yerel bir suç ailesinin 19 yaşındaki bireyi Ruth Langmore’a hayat veren Julia Garner, Takvim’deki mevcudiyetini, Ozark’taki rolünden hoş ve görkemli bir dönüşüm diye tanımladı. Ozark’ta kendine baktığında tuhaf bir tiple yüzleştiğini söyleyen Garner, “Ama bu fotoğraflar çok
güzel” dedi.

Takvim’de canlandıracağı karaktere yeterince hazırlanamayacağı için başta endişelendiğini anlatan Garner, çekimler için ‘Ozark’tan 3 gün izin almış: “Dizinin finalini yapıyorduk. Çirkin göründüğümü düşünüyordum, sezon sonunda olduğumuz için cildimden stres yansıyordu. ‘Tanrım umarım Pirelli’de korkunç görünmem’ diye dua ediyordum. Sonuçta Albert mükemmel bir fotoğrafçı olduğu için süper mutluyum.”

Sorumuz üzerine İstanbul’u çok merak ettiğini ve görmek istediğini belirten Garner, “Keşke orada bir film çeksem” dedi.

Belluci’ye niyet Gigi’ye kısmet

Orijinal Takvim 2019 planında aslında Monica Belluci de vardı. Albert Watson, Belluci’nin Takvim’deki namevcudiyetini biraz da sinirli şekilde şöyle anlattı: “Aslında planımızda Gigi yoktu. İşe başlamadan bir gün önce Belluci, bir film projesini öne sürerek çekimlere katılamayacağını söyledi. Biz de Gigi’yle anlaşıp onu Takvim’e davet ettik.” Bu arada Gigi, Takvim 2015’te de bu kez üzerinde lateks bir korseyle yer almıştı.

Bir Türkü çıplak fotoğrafladım

Hollywood’da patlayan cinsel taciz skandalları ve #MeToo kampanyasının çıplak pozlar özelinde fotoğrafçılık sektörüne etkisini sorduğumuz
Watson, bunun bir rahatsızlık konusu olduğunu söyledi.

Kendisinin bir modelden çıplak poz vermesini isteyebileceğini ve bunun doğal olduğunu anlatan Watson, kendisini reddeden bir modele ısrar etmesininse tacize
gireceğini belirtti.

Türk olduğumuzu öğrenen Watson, New York’ta kendisine çıplak poz veren Su adındaki bir Türk fotoğrafçıdan da bahsetti. Watson, Su’nun sonuçtan çok memnun kaldığını söyledikten sonra, kendisine çıplak poz vermenin onur olacağını ima etmekten de geri kalmadı.

Watson Takvim konusunda, “Proje bana geldiğinde, diğer fotoğrafçılardan farklı bir şey düşündüm. Portrelerden daha farklı olsun, hareketsiz bir film gibi görünmesini istedim” dedi. Poz veren modellerden daha ilginç bir şey arzulayan Watson’un bu düşüncesi Takvim’de sinematik bir şekilde vücut buldu.

Tüm fotoğrafları film ve TV için kullanılan 16:9 geniş ekran formatında çeken Watson, istediği etkiyi bu sayede yakaladı.

Satılmıyor

1964 tarihli ilk Takvim’i Robert Freeman, Majorca’da fotoğraflamıştı.
Bu Takvim, Jane Lumb, Sonny Freeman Drane, Marisa Forsyth’ın kumsal pozlarını içeriyordu. Tim Walker’ın eseri olan geçen yılki Takvim’de yer alan isimlerin tamamı, Naomi Campbell, Lupita Nyong’o, Adwoa Aboah gibi siyahlardı. Takvim’in teması ‘Alice Harikalar Diyarında’ydı. Sadece Pirelli müşterileri ve dostlarına
dağıtılan Takvim satılmıyor ve her yıl 8-20 bin arasında basılıyor.

Yazının devamı...

Şimdi zeytin zamanı

İncir, hurma, üzüm ve narla birlikte tüm dinlerde ilahi anlamlar yüklenen 5 meyveden biri zeytin.

Akdeniz havzasında binlerce yıldır tanrının en büyük armağanlarından kabul edilen zeytin ağacının dünyadaki bütün ağaçların ilki olduğuna inanılır.

Oğlu Şit’in Filistin’de El Halil Vadisi’ne gömdüğü Adem’in mezarında üç ağaç kök salmıştır; sedir, selvi ve zeytin.

Çünkü cennet bahçesinin bekçiliğini yapan melek, Şit’e gömmeden önce babasının ağzına yerleştirmesi için bu 3 ağacın tohumunu vermiştir.

Ölümsüzlükle bağdaştırılan zeytin ağacına zarar verenlerin ölüm cezasına çarptırıldığı çağlar bile olmuştur.

Akılla zafer, barışla sadelik, tarih boyunca hep zeytin ağacı, meyvesi ve yağına yüklenen anlamlardı.

Biz de aklımızın bir köşesinde bu düşüncelerle Ayvalık’ta yılın ilk zeytin hasadına doğru yolculuğa çıktık.

Torbalı’da 1200 dönümlük Lucien Arkas Bağları’na hakim bir tepede kurulu LA Mahzen’de bizi davet eden Kristal Genel Müdürü Christopher Dologh’dan zeytin ve yağını dinleyerek başladık.

Ardından 1938’de kurulan Kristal Yağları’nın tarihi kadar eski ama yüksek teknolojiyle güncellenmiş İzmir Bornova’daki rafinerisini ziyaret ettik.

Anadolu’da zeytinyağı tüketme alışkanlığının oluşmasına öncülük eden Kristal, logosundaki vapur sayesinde Türkiye’nin birçok yerinde ‘Vapurlu Yağ’ diye biliniyor.

Vapur, İzmir’in önemli levanten ailelerinden birine mensup Dologh’un atalarının 150 yıl önce Malta’dan Anadolu’ya göçünü sembolize ediyor.

Kristal’in köklü tüketicilerineyse vapur, markanın 80 yıl önce Türkiye’nin dört bir yanına doğru limanlar aracılığıyla yolculuğunu hatırlatıyor.

İleri teknolojiyle nostaljinin harmanlandığı Bornova’daki fabrikada, 30 ve 100 yıllık gemi kazanlarından renove edilmiş buhar kazanları göze çarpıyor.

Zamanında taşıma aracı olarak kullanılan vagon raylarıysa geçmişe saygı duruşun bir diğer anıtı.

1938’de Anthony Micaleff tarafından kurulduğunda büyük zorlukların üstesinden gelebilmiş bir marka Kristal.

Arkas’la 2007’de başlayan ortaklığın ardından 2010’da son teknolojiyle donatılan tesisle birlikte dolum makineleri de yenilenmiş.

Fabrikadaki 6 üretim hattı, günde 150 ton zeytinyağı kapasitesine sahip.

Zeytine adanmış bir aile

Christopher Dologh, kısaca Chris -ki ismi sanki Kristal’deki geleceği öngörülerek verilmiş- anlatıyor: “80 yıldır gönüllerini ve hayatlarını zeytin ağacına adamış bir aileyiz. Kristal, zeytinyağı kültürünün Türkiye’de yeşermesine, gelişmesine nesiller boyu öncülük ve hizmet etmiş bir marka, hatta bir markadan da fazlası. Yüzde 100 yerli.”

Yılda 45 bin ton üretim

“İzmir ve Ayvalık’taki iki fabrikamızda toplam üretim kapasitemiz yıllık 45 bin ton. Üretimimizin yüzde 15’ini ihraç ediyoruz. Türk zeytinyağına yüksek ithalat vergisi uygulayan AB ülkelerine toplam ihracatımızın yüzde 50’sini yapıyoruz. İskandinavya’da, Norveç ve Danimarka pazarında da çok tercih edilen bir markayız. Avustralya’ya da ihracatımız var.”

Kristal’in uluslararası pazarlama çalışmalarının önemli bir ayağını Kuzey Amerika pazarı oluşturuyor: “ABD, dünyanın en büyük zeytinyağı ithalatçısı. Biz de Amerika pazarına yönelik geliştirdiğimiz ürün portföyünü pazara sunduk ve çok olumlu geri dönüşler alıyoruz.”

İspanya’da yeni şirket

Kristal’in önemli bir ayağı da Valencia’da; “İspanya’nın konum itibarıyla zeytinyağı üretiminde lider olması Avrupa pazarına yönelik stratejilerimize yön verdi. Bu yıl İspanya’da bizim gibi aile şirketi olan bir yerel üreticiyle Valencia’da ofis açtık. Avrupa pazarında payımızı ve etkinliğimizi artırmaya yönelik çalışmalarımızı bu ofisten yürütüyoruz. Kristal markasıyla üretim yapıyoruz. Böylece Türkiye’den almak istemeyen belli ülkelere de hizmet edebilme, tedarik anlamında daha uzun vadeli projelere girebilme şansınız var.”

Ayvalık dünya çapında

Türkiye’de 160-170 milyon, Ayvalık’taysa 2 milyon 250 bin zeytin ağacı var. Bunun 2 milyonu Ayvalık tipi. Yörede doğal yayılım gösteren zeytin ağaçlarının tümü, yüzyıllar önce ‘delice’ denilen yabani zeytin ağacından aşılanmış olduğu için çevre koşullarına dayanıklı ağaçlar.

Ayvalık’ta üretilen zeytinyağının önemli bir bölümünü oluşturan ‘Natürel Sızma’ zeytinyağı, meyve aroması ve nefaset bakımından yoğunluğuyla öne çıkıyor.

Osmanlı’da da saraya zeytinyağı alınacağı zaman tek adres Ayvalık olurmuş.

Kristal’in Ayvalık’la gönül bağı olduğunu vurgulayan Dologh, “Ayvalık zeytinyağının kalite standartlarını koruması, hatta dünyada hak ettiği tanınırlığa kavuşması bizim de misyonlarımızdan biri” diyor.

İlk sıkımın tadı nefis.

Aynı gün sıkılıyor

Kaliteli zeytinyağının en önemli şartı kaliteli zeytin. Kristal’in kalite iyileştirme ekibi, zeytin alımı yaparken öncelikle zeytinlerin yağlanma seviyesine bakıyorlar. Uygun yağ seviyesine gelen zeytinler toplanarak kasalarla fabrikaya getiriliyor. İlk hasatta ben de 5 kiloya yakın zeytin toplayarak fabrikaya gönderdim. Bu zeytinden elde edilen yaklaşık 1 litre yağ yakında gelecek; bakalım lezzeti nasıl.

Zeytinler toplandıktan sonra bekletilmeden aynı gün içinde sıkılarak, Bornova’daki rafineriye gönderiliyor.

2015’te Kristal’in Ayvalık’taki sıkım tesisinin tüm süreçleri yenilenmiş. Tesiste, Ayvalık ve yöresinden toplanan zeytinler ayıklama ve yıkama işleminden geçirildikten sonra fiziksel yöntemlerle sıkılıyor. Elde edilen zeytinyağı paslanmaz çelik tanklarda özellikleri bozulmayacak şekilde muhafaza ediliyor. Ardından Bornova’daki fabrikaya aktarılıyor ve ambalajlanarak pazara sunuluyor.

Sahtecilere dikkat!

Zeytinyağı sektöründe iki temel sorun var; veraset ve sahtecilik. Bir ölüm ardından zeytinliklerin miras yoluyla bölünmesi, yekpare, tek standartta ve kesintisiz üretimi sekteye uğratıyor.

Sahtecilik de zeytinyağı üreticisinin baş belası. Pamuk yağını zeytinyağı gibi ambalajlayarak piyasaya sürenler çok.

Mafyosi yöntemlerle iş gören sahtecileri caydıracak ciddi bir yaptırım yok. Mesela 300 bin TL haksız kazanç sağlayacak bir kamyon sahte zeytinyağı yakalandığında, 11 bin TL para cezasıyla iş tatlıya bağlanabiliyor. Bu yüzden zeytinyağına gönül vermiş, bu işi bir ibadet gibi yapanlar sahtecilere karşı sert cezalar istiyor.

Astronomik bir yolsuzluğu işaret eden bu durum, tüketicinin lezzet eşiğini de düşürüyor.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.