Mart bitiyor, havalar ısındı, çiçekler açtı, hatta üç gün önce ‘Mutluluk Günü’ bile kutlandı ama bu güzel bahar sevincine inat; etrafta agresif ergenler, asık suratlı ve beti benzi atmış gençlerin çoğaldığını görüyorsunuz değil mi? Yoook, Orhan Veli’nin tarifi gibi onları bu havalar mahvetmedi, bizim gençleri günden güne yaklaşan sınavlar delirtti.
Liseye Geçiş Sınavı (LGS) 1 Haziran’da yapılacak. Üniversiteye giriş sınavları ise iki aşama olarak 15-16 Haziran tarihlerinde olacak. Bu da demek oluyor ki, 14 yaş üzeri yaklaşık 5 milyon genç, bahar aylarının o kışkırtıcı, o koca koca insanların bile aklını başından alan avare havasına karşı koymaya çalışmakla verecek en zor sınavı. Üniversite çağındaki gençlerin yaşı nispeten belirli bir olgunlukta ve bilinçleri de dayanıklılıkları da daha yüksek. Ama şu ortaokulu daha bitirmemiş yeni yetme çocukların hali beni daha çok üzüyor. Biz her yıl iyileştirme beklerken, gittikçe daha zorluyor şartlar. Örneğin, geçtiğimiz seneye kadar sekizinci sınıfların girdiği LGS, nisan sonu olup, bitiyordu. Çocuklukla, gençlik arasında kalan bu en sancılı dönemi ‘daha ne kadar zorlaştırabiliriz’ diye düşünüyor birileri herhalde. 13-14 yaşındaki çocukların sırtına yüklenen bu sınav baskısı yetmezmiş gibi bir de havaların hepimizi en sersem ettiği bahar dönemini, ellerinde test kitabı, stres içinde geçiriyorlar. Top oynamak, parkta dolaşmak ve çiçek koklamak yerine...

Lise sınavları yaza kalmasa
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un son günlerde yaptığı açıklamalardan anlaşıldığı üzere, sınav ve eğitim sisteminde yine, ‘yeni’ değişiklikler bekliyor bizi. 16 yılda 14 kez sistem, yedi kere bakan değiştiği için öyle çok yadırgamıyoruz artık değişimleri. Bu kadar çok deneme sonucu bunca yanılgıdan sonra umudumuz biraz da iyi şeyler olmasında; yoksa çok mu iyimserim hâlâ... Bari eskisi olsa, hiç değilse lise sınavları yaza kalmasa!
Yeni eğitim sistemine dair ilk açıklamalar ve akıllara takılan ilk sorular;
Liselerde ders sayısı azaltılacak, alan ve ders seçimleri hemen ilk yıldan yapılacakmış. (Şu anda 10’uncu sınıf yani lise 2 ve üzeri sınıflarda okuyanlar hiç heveslenmesin, onlar eski tas eski hamam 12 derse devam.) Bakan Ziya Selçuk, bu konuyu şöyle açıkladı; “Ortaöğretimle ilgili yeni bir şey yapacağız. Eğitimde model olarak kabul edilen ülkelerdeki liselerde, 5-6 ders var. Bizde 16-17 ders mevcut. Bu çok adil bir durum değil. Bizim çocuklarımız yüzeysel kalıyor, yönelmek istediği alanda derinleşemiyor. Lise sona geliyor, ‘Neyi seçsem?’ diye düşünebiliyor. Bunu yeniden yapılandırmamız lazım. Hemen önümüzdeki yıl dokuzuncu sınıflardan itibaren bu başlayacak. Bununla ilgili modelimizi de yaklaşık bir ay içinde Türkiye’yle paylaşmış olacağız.”
Akıla takılan soru: Kulağa ilk anda çok rahatlatıcı gelen bu fikirle ilgili elbette detaylı açıklamayı duymak gerek önce. Şu anda 9 ve 10’uncu sınıflarda zorunlu olan, fizik, kimya ve biyoloji gibi dersler, ilk seneden sonra seçmeli hale gelirse, gelecekte bilimden kopuk ve bilimsel merakı hiç yeşermemiş bir nesil olarak, çağın çok gerisinde kalmaz mı gençlerimiz ve dolayısıyla da ülkemiz? Okullar? Bakan Selçuk, her ne kadar okullar arasındaki eşitsizliğin düzeltilmesini amaçladıklarını belirtse de, bunun hemen gerçekleşmesi mümkün değil kuşkusuz. Önce eğitimde eşitlik sağlansa, radikal eğitim değişiklikleri için daha adil bir düzen olmaz mı? Eğitim sisteminde öncelik, gençlerin merakını artırmak ve bilime teşvik edici bir yöntemle buluşmalarını sağlamak olmalı. Amaç, bilgi vermekten çok, öğrenme merakını uyandırmak olmalı. Ve bu ezberci eğitimden uzak durma fikri, 81 ilin tüm köylerinde, genç zihinlerde yeşermeli. Yoksa daha çok dener, yanılır, her gün biraz daha yanıltırız gençlerimizi. Einstein’ın 50 sene önceki tespitini, bugün ülkemiz eğitimine yön verenler kulağına küpe etmeli; “Her bir küçük merak tohumu, toplumun kendisi tarafından eziliyor”. Ve bugün, Einstein’ın sözünden yola çıkan ünlü fizikçi Michio Kaku, ülkemizin de sorunu olan ezberciliğe dayalı sınavlarla yetişen nesil için şöyle bir tespitte bulunuyor; “Aslında hepimiz bilim insanı olarak doğuyoruz, ondan sonra ortaokul ve lisenin tehlikeli yaşlarına geliyoruz ve o zaman tam anlamıyla merakımız eziliyor. Ezberlemenin, bilim olduğunu düşünüyoruz ve bu kesinlikle doğru değil. Sonra, ‘Neden insanlar bilime ilgi duymuyor?’ diye merak ediyoruz”. Dikkat edelim! Sonra biz de ‘Gençlerimiz artık bilime eğilmiyor’ diye üzülmeyelim!