SAĞIM SOLUM, ÖNÜM ARKAM PLASTİK!

18 Ağustos 2019

Sanki istifra etsem, içimden oluk oluk plastik çıkacak gibi hissediyorum. Dağ tepe gezerken, denizde yüzerken, bir bakıyorum elim kolum plastikle dolmuş; pet şişe boşları mı ararsın, plastik çatal-bıçak-tabak mı, poşet mi, kap-kacak mı! Yüzmek istediğimde deniz gözlüğü takmıyorum mesela artık, aksi halde karabatak gibi, dala çıka çöp toplarken iki kulaç yol alamıyorum. Bir tür takıntıya dönüştü bende; baktıkça görüyorum, daha çok gördükçe gözümü alamıyorum. Dünyanın dört bir yanından gelen felaket haberleriyle de iyice tetikleniyorum. Sıkça dillendirmeye, yeni çevre haberlerini gündeme getirmeye, plastik sorununa dikkat çekmeye çalışıyorum. Bir yandan da çöp topluyorum. Bir davete gidiyor olsam da, temiz pak giyinmiş kuşanmış olsam da, eldivenim yoksa da, titizlik takıntımı kenara bırakıp, en azından gördüğüm plastikleri doğadan temizlemeye çalışıyorum. İstanbul kıyılarında ‘Fil Burnu’ denen kuş uçmaz kervan geçmez bir kıyıya motorla gidip, Türk Deniz Araştırmaları Vakfı’nın, denizin kıyıya sürüklediği çöpleri toplama etkinliğine uğruyorum, bir saat sonra kendi topladığım plastiğe inanamıyorum! Benim katkım nedir ki; çölde kum tanesi bile değil belki ama ben yine de topluyorum, elimden geldiğince, gücüm yettiğince, gördükçe, topluyorum, topluyorum, topluyorum... Sizi de hem plastik çöpleri toplamaya hem de özellikle tek kullanımlık plastik ürünleri kullanmamaya davet ediyorum...

İnsanlıktan utanıyorum
6 Ağustos günü çekilmiş görüntülere bakıyorum: Kuzey Kutbu, rekor sıcaklıklar nedeniyle cayır cayır yanıyor. Bilim insanları, ‘daha önce benzeri görülmemiş’ olarak nitelendiriyor bu durumu. Buzullar diyarı Grönland, sanki yeni patlamış volkanik bir ada gibi, üzerinden dumanlar tüterek alev alev yanıyor.
İçim yanıyor...
Kutuplardan hafta içi yeni görüntüler izliyorum; Kutup ayıları çöp karıştırıyor, karnını doyurmaya çalışıyor... Balıkçılar, kuralsızca avlanmış, insanoğlu küresel ısınmaya neden olmuş ve kutuplar artık iklim değişikliğinden harap olmuş. Kutup ayılarının düştüğü durumu gördükçe, insanlığımdan utanıyorum.
Akdeniz’in derin sularından örnek alınıyor, inceleniyor, yüzde 92.8 oranında plastik saptanıyor. Deniz, plastiğe kesmiş, akıyor. Akdeniz Havzası’nda

Yazının devamı...

TATİL İÇİN BODRUM CİVARINDA OLANLAR...

15 Ağustos 2019

Bayramı geride bıraksak da tatili devam ediyor gibi; resmi olarak dokuz gün tatil ilan edilmese de çoğunluk, yıllık iziniyle birleştirerek tatilini uzattı. Bu sene, genellikle yaz tatili-bayram tatili, bir arada planlandı. Elbette Bodrum’da plajlar da yeme-içme-eğlenme mekanları da bir anda kalabalıklaştı ama yine de eskisi kadar bir doluluk yok. İşin ilginci, İstanbul sokakları da boşalmış, bu durumda insanlar nereye gittiler bilmiyorum?

Bodrum’da sanırım hep belli yerlere yığılma var. Yalıkavak Marina örneğin, iğne atsan yere düşmez halde ama asıl keyifli ve güzel olan eski Yalıkavak Çarşısı ve ileri doğru uzanan muhteşem sahili gece yarısı olunca birden tenhalaşıyor. Eskiden sabahlara kadar İngilizler’i eğlenirken gördüğümüz mekanlar, şimdi sakin. Herkesin aynı popüler yerlerde görülme isteğindeki artış, sanırım biraz da sosyal medyanın eseri... Püfür püfür esen, gürültüsüz, deniz şıkırtısı-mehtap-tuz kokusuyla bezenmiş yerler varken, marinada kucak kucağa oturmak için, yapış yapış bir havada, saatlerce kuyrukta bekleyenleri anlamak kolay değil. Yine de dediğim gibi, eskiden her yer tıkış tıkış olurken, bayramda sadece belirli yerlerde doluluk var. Bayramdan önce hele, Bodrum sanki haziran rehavetinde gibi, aheste bir uyanış içindeydi. Bekleyip görelim; ya bu sene ekonomik krizdi seçim kaosuydu derken yaz pas geçecek Türkiye’yi ya da okulların açılışına aldırış etmeden eylüle kayacak tatil havaları.
Eğer şu anda Bodrum civarındaysanız ve dön dolaş aynı şeyler yapmak yerine, yeni keşiflere ve keyiflere açıksanız, buralara kadar gelmişken size yakınlarda mutlaka görülmesi gereken 1-2 yer tavsiye etmek isterim. Hele otomobille geldiyseniz, dönerken vakitli çıkıp, mutlaka yol üzeri durağı yapmalısınız.
Elbette toplu taşıtla da gidip gezmek mümkün. İster uğrayın, ister konaklayın, ister denizden ya da karadan araba ya da dolmuşla günübirlik tur yapın ama bu doğal köylerle muhakkak kucaklaşın.

VARAN 1: KAPIKIRI
Bodrum’a 80 kilometre mesafede Kapıkırı Köyü... Milattan önceden kalma Herakleia kenti üzerinde kurulu olan ve o günden kalma yapılarla iç içe yaşayan masalsı bir köy... İlginçtir ki; Ege Bölgesi’nin en büyük gölü Bafa Gölü, bir zamanlar körfezmiş. Büyük Menderes nehrinin taşıdığı alüvyonlarla koca bir ekosistem oluşmuş ve bugünkü denizden uzak halini almış. Beşparmak Dağları’nın eteğindeki bu coğrafyayı yabancı turistler çoktan keşfetmiş. Gerek karavanlarla, gerek köy evlerinde misafir olarak doğayla iç içe pek çok aktivite yapmak için geliyorlar bölgedeki köylere... Her yer serbest dolaşımda hayvan dolu, bu durumun rahatsız edici geldiğini duyuyorum ama bence köyün şahaneliği tam da bu doğallığında. Bizans döneminden günümüze gelen manastır kalıntıları, gölün üzerindeki adacıklara bir mücevher gibi serpilmiş durumda. Binlerce yıl öncesinin liman kenti Heraklia’dan kalan Kaya mezarları, Athena Tapınağı, Antik tiyatro, şehir surları ise köye bambaşka bir değer katıyor. İster geçerken bir çay-kahve molası için uğrayın, isterseniz tarih ve doğayla buluşmak için uzun zaman ayırın ama Kapıkırı ve Komşusu Gölyaka köylerini mutlaka ziyaret edin. Pek çok pansiyon, kahvaltı mekanı ve yerel lokantalar da bulunuyor.

VARAN 2: ÇÖKERTME

Yazının devamı...

EVLİLİK TEKLİFLERİNDEN SOĞUDUK!

11 Ağustos 2019

Bu hafta, üç ayrı evlilik teklifi anıyla, romantizmin yüreğimizde kalan kırıntılarına da son noktayı koyduk! Tekliflerden biri, sahibinin, tuz serpme hareketiyle sosyal medya fenomeni olmuş et lokantasında yaşanıyor; menünün en pahalı seçeneği olan kaburganın içine saklanmış tektaş, mekanın sosyal medya ünlüsü sahibi tarafından bıçakla bizzat etten sıyrılıp, servis ediliyor.

Diğer hikayede bir kebapçıda geçiyor; yüzük bu defa, testi kebabın içinden, yine usta tarafından yağların arasından çıkarılıyor. Bir başka kebapçılı teklifteyse gelin adayı, o an yaşananlara yabancılaşmış, bol soğanlı yüzük müstakbel damat tarafından parmağına takılırken, diğer elini şortunun cebinden bile çıkartmadan, tek ayak üzerinde kaykılmış izlerken görülüyor. Tabii, sosyal medyada bu görüntülerle karşılaşanlar da hep bir ağızdan “Hayır deeeee” diye yakarıyor. Böyle vıcık vıcık teklifler alan gelin adaylarına “Geçmiş olsun”, romantizmin sınırlarını tersine zorlayan damat adaylarına da “Allah akıl fikir versin” diyorum.
Ben oldum bittim şu evlilik teklifi meselesinin gösterişe dönüştürülmesinden hoşlanmamışımdır, ayrı... Kuşkusuz bundan 20-25 yıl önce, şimdiki kadar abartılı evlilik teklifi modası yoktu. Açıkçası, filmlerdeki o klişe diz üzerine çökme halinin de beni biraz baydığını hatırlıyorum. Bugün gelinen noktadan sonra kendi kendime “Kurban ol sen o romantik filmlerin evlilik teklifi sahnelerine” diyorum tabii... İlk flörtüyle evlenmiş biri olarak, bu konuda şahsen çok tecrübem yok, hatta hafızamda öyle anlı şanlı bir evlilik teklifi anısı filan da yok, o sebeple acaba biraz haset mi ediyorum diye düşündüğüm de oldu. Biraz kendiliğinden gelişen ve uzun flörtün (sekiz sene) doğal bir sonucu gibi olarak gelen bir durumdu sanki bizimki. Hatta, son yıllarda moda olan, köprüye afiş asarak, havai fişek patlatarak, denizin dibinde, dağdan paraşütle atlarken filan gibi çeşitli versiyonları bulunan evlilik tekliflerini gördükçe, “Hani benim teklifim nerede?” filan diye eşime epey takıldım bir ara... O da 20’nci evlilik yıl dönümümüzde, espri olsun diye bana teklif etti sonunda (neyse ki baş başayken yaptı bunu)!

Sıra dışı olmak uğruna
Eskiye dair tek tük, mesela bir defile sırasında bir defa da afişler aracılığıyla olan magazinel teklifler hatırlıyorum, o kadar. Ne ara bu iş hem teklifi alanlar hem de edenler arasında bir yarış ve nispet vesilesine dönüştü, orayı kaçırdım galiba! Özellikle 2010 sonrası bir furya bu! Eh, ne de olsa iPhone hayatımıza girdi ve sonrasında Facebook, Twitter ve Instagram derken, sosyal medyada paylaşmanın ‘dayanılmaz hafifliği’ evlilik tekliflerini de esir aldı. Paylaşılacak bir görsel olmadıktan sonra, evlilik teklifinin de tadı kalmadı.
İşler çığrından çıktı... Orta Çağ’da, kadına evlenme teklifini kabul ettirmek için çeşitli şartları yerine getirmek zorunda kalan şövalyeler gibi ya da dağları delmek zorunda olan Mecnun misali, günümüz damat adayları da ‘kadını ne kadar sevdiğini’ ispat için ‘evlilik teklifi şovu’ yapmak zorunda bırakıldı. Bir süre sonra, mesele amacını aştı, genç kadınların ‘bakalım benim için ne hazırlayacak?’ beklentisinden, romantizm yerini strese bıraktı.

Yazının devamı...

BAYRAMLIK TAVSİYE

8 Ağustos 2019

Kendinize ve sevdiklerinize bir iyilik yapın, İlber Ortaylı’nın, 12-25, 25-40, 40-55 ve 55 yaş sonrası olarak dört bölüme ayırdığı, yaşam tavsiyeleriyle yüklü ‘Bir Ömür Nasıl Yaşanır?’ kitabını bayram hediyesi olarak alın. Hele ki çevrenizdeki, ergenlik çağına gelmiş tüm öğrencilerin ellerine bayram harçlığı niyetine, bu eseri sıkıştırın. Hangi yaş için olursa olsun, bu kitapta ilham alınacak, hayata tutunacak dal uzatan çok tavsiye var ama özellikle gençler için gelecekteki yaşam kalitelerini artıracak, ‘keşke’leri azaltacak, sağlam bir kimlik oluşturmaya ışık tutacak öyle anahtar öğütler var ki... Yaşamını kendi elinde tutmak isteyen ve sonra yapmadıkları için pişman olmak istemeyenler için, bu bayram tatilinde, tatlı niyetine, hediye yerine, harçlık diye ‘Bir Ömür Nasıl Yaşanır’ kitabını paylaşmak, tam ‘bayramlık’ bir tavsiye...
İşte, okuyanı, Ortaylı’yla sohbet halinde kavrayan, su gibi akarak yaşam enerjisini coşturan bu kitaptan, plajda, uykudan önce, gecenin rehavetinde, durup durup yeniden okuduğum, altını çizerek baş ucumda tuttuğum birkaç alıntı paylaşıyorum sizinle... Gerisini, bayram tatilinde sizin tamamlamanız dileğiyle...
“Birçok iyi fikir insana rüyada gelir, birçok problemi rüyada çözersin. Trende hakikaten verimli düşünürsün. Uçakta okurken de iyi düşünürsün. Düşünmesini bilirsen, rüyada da düşünürsün. Matematikçiler, satranççılar bunu çok yaşar. Bu çok enteresan bir durumdur ama yaşanır. Bana da birçok fikrim rüyada gelmiştir. O yüzden rüyalar konusunda biraz daha dikkatli olun. Rüya deyip geçmeyin, nitekim onların sürpriz bir şekilde işe yaradığı çok an vardır. Meselenin özü düşünmeyi bilmektir; kafanı açık tutmak, daha çok da kafanı açık tutabileceğin anları aramaktır. İşte trende manzara yanında uçup giderken, böyle bir rahatlığa kavuşabiliyorsun. Düşünmeyi bilmek biraz da budur. Ama tam da o anda telefonunu açıp bakarsan yandın, ortada ne düşünce kalır ne de başka bir şey!”
n “Entelektüel olmak için işinle, aşınla, mesleğinle ilgili konuların dışında kalan şeylere ilgi duyarsın; onlara da zaman ve para ayırırsın, farklı şeyler öğrenirsin. Bunlar illa kitabi mevzular değildir. Müzik yaparsın mesela, vals yahut tangoya merak salarsın. Kendinizi geliştirmek istiyorsanız, işinizle gücünüzle ilgili olmayan konularla da ilgileneceksiniz. Mühendis de olsanız örneğin, coğrafyayla, tarihle uğraşacaksınız, müzikten anlayacaksınız, dans edeceksiniz. Milletin halini dert edineceksiniz.”
“İnsan ancak önündeki modele bakarak kendini belirleyebilir. O model başka dünyalar kurabilen biriyse, sen de o dünyaya adım atabilirsin.”
“Aydınlığın bir başka şartı da hukuk bilmektir.”

Yazının devamı...

18 MART’TA DİJİTAL SANSÜRÜN HABERİNİ VERMİŞTİM

4 Ağustos 2019

18 Mart 2018 yazımda olacakları önceden söyledim, bugün gerçekleşti, dijital yayın yapan platformlar, RTÜK denetimine girdi. Netflix, Blu TV ve Puhu TV gibi internet dizileri yapan kanallar da artık RTÜK sansürüne tabii tutulacak. Elbette sadece dizi yayını yapan platformlar değil, internet üzerinden haber yapan kanallar da bu denetim ve neticesindeki sansürden payını alacak, kuşkusuz. 18 Mart 2018 yazımda olacakları önceden söyledim, bugün gerçekleşti, dijital yayın yapan platformlar, RTÜK denetimine girdi.




Netflix, Blu TV ve Puhu TV gibi internet dizileri yapan kanallar da artık RTÜK sansürüne tabii tutulacak. Elbette sadece dizi yayını yapan platformlar değil, internet üzerinden haber yapan kanallar da bu denetim ve neticesindeki sansürden payını alacak, kuşkusuz. Son günlerde, özellikle Netflix dizilerindeki eşcinsel karakterlerin sakıncalı olduğundan, eşcinselliğe özendirdiğinden ve farklı cinsel yönelimleri ‘normalleştirilme’ tehlikesinden dem vuranlar, epey artmıştı sosyal medyada ve muhafazakâr yazarlar kanadında... Elbette ki sıkça çıkan torba yasa tasarılarını ve gündemi yakından takip edenler, son günlerde  ‘dizilerdeki eşcinsellik tehlikesi’ başlığının, pek de tesadüfi gündeme gelmediğini fark etmişlerdir. Elbette, son günlerdeki sosyal medya sebebiyle halktan gelen tepki neticesinde filan gelmedi bu sansür kararı. 

Yazının devamı...

BİR ‘HARİKA ÇOCUK’ TAKDİMİMDİR...

28 Temmuz 2019

Sizin için umut verici, iç açıcı ve göğüs kabartıcı bir paylaşımım var. Henüz 10.5 yaşında, dört yaşında başladığı piyano serüvenine uluslararası pek çok birincilik sığdıran, harika bir kız çocuğu İlyun Bürkev’i, biraz tanıtmak istiyorum. İlyun, bu ay İspanya’da, Maria Herrero Uluslararası Piyano Yarışması’nda hem birincilik hem de özel ödül alarak, kendi yaşında dünya çapında bir ilke imza attı. Ne kadar gurur duysak, mutlu olsak, ülkemiz için umutlansak az ama bir yandan da onu desteklemeli, tanımalı ve tanıtmalıyız.
Yaşıtlarım iyi bilirler, biz çocukken ‘Harika Çocuk’ diye bir kavram vardı. Nadir yetenekteki çocuklar, devlet eliyle dünyaya açılır ve böyle anılırdı. 1948 yılında, İdil Biret ve Suna Kan için çıkarılmış bir ‘Harika Çocuklar’ yasamız var. Cumhuriyetimizin, rahmetli İsmet İnönü himayesindeki harika girişimlerinden biridir bu. Elbette, tarihimizin gelmiş geçmiş en muhteşem Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel de mimarı... Yücel, Milli Eğitim Bakanı iken, bir gece organize eder ve dört yaşındaki piyano dahisi kız çocuğu, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün karşısında sahne alır, Bach’tan Beethoven’a uzanan bir seçkiyle konser verir. Ankara Konservatuvarı’nın salonu alkıştan inler. Cumhurbaşkanı İnönü, sahneden indikten sonra küçük kızın yanına gelir ve “Adın ne senin yavrum?” der, dört yaşındaki minik “İdil” diye cevaplar.

‘İdil-Suna’ yasası
Dünyanın sayılı piyanistlerinden İdil Biret, o gece alınan kararla sanat dünyamıza böylece doğar. Hemen çıkarılan ‘Harika Çocuklar Yasası’na o zaman dokuz yaşındaki küçük keman ustası Suna Kan da dahil edilir ve halk arasında bu yasa uzun yıllar ‘İdil-Suna’ yasası olarak bilinir. Cumhuriyet’in ilerleyen yıllarında, ülkemizden çıkmış olmasıyla gurur duyduğumuz pek çok sanatçı, bu yasayla adını dünya müzik tarihine yazdırmıştır; Gülsin Onay, Verda Erman, Hüseyin Sermet ve Bedri Baykam, bu isimlerden sadece bazıları...
Ardından gelen ‘özel statü yönetmeliği’ ile de Fazıl Say, Oya Ünler, Burçin Büke, Çağıl Yücelen, Şölen Dikener, Yeşim Alkaya Yener ve Özgür Balkız gibi şahane sanatçılar, ülkemizi onurlandırır. Ve sonra, orada bir yerde tıkanıklık oldu. Varlığını bildiğimiz küçük dahilerin, devlet arkasında durmamaya başladı. ‘Harika Çocuklar’ unutuldu, özel yetenekteki minikler tek başlarına kaldı...
Kurul tarafından seçilmeli
1956 yılından bu yana 6660 sayılı olarak yürürlükte olan yasa, nedense 2002 yılından bu yana işlevsiz kalmış durumda. 15 yıl aradan sonra 2017’de Mert isimli bir piyano öğrencisi için girişimlerde bulunulduğu haberi dikkatimi çekmişti ama sonuç alındı mı, doğrusu bilmiyorum. Elbette, her önüne gelenin ‘Harika Çocuk’ seçilmesinden bahsetmiyorum. Kuşkusuz, nadiren görülecek seviyede yetenekli ve uzun vadede ülkemizi temsil edecek kapasitede yeteneklerin, sanatı tartışmasız düzeydeki kişilerden oluşan bir kurul tarafından seçilmesi gerekiyor.

Yazının devamı...

BUZ DEVRİ...

25 Temmuz 2019

Yok yok, ünlü animasyon filmin altıncısı henüz çıkmadı. Ama biz şu yaz günü, buz devrini yaşıyoruz. İnanması zor da olsa, an itibariyle bu satırları gecenin sessizliğinde yazarken üzerimde hırka ve ayağımda çorap var. Yanlış anlaşılmasın, Bodrum’dayım ve Temmuz’u geride bırakmaktayım. Geçen sene bu vakitler, sıcağı atlatıp, rahat uyuyabilmek için geceleri geç vakit denize giriyor, ıslak ıslak terasta kıvrılıyordum. Şu anda donuyorum. Bırakın geceleri, gündüzleri plaja bile nadiren iniyorum. Çoğunlukla da denize girmeden, başım rüzgarda sersemlemiş bir halde eve dönüyorum. Her yaz sıcaktan dili bir karış dışarıda kendini taştan taşa atan köpeğim Tonton bile kucağımın sıcağından ayrılmıyor, bulduğu örtünün altına girip, yatıyor. Kuşkusuz bu satırları, ‘Yaz keyfim tıkırında gitmiyor’ diye dert yanmak için yazmıyorum. Ciddi endişe duyuyorum ve sizleri de endişendirmek istiyorum. İklim için harekete geçmezsek, bırakın çocuklarımızın geleceğini kendi yakın geleceğimiz bile felaket, uyarıyorum...




İklim acil durumu...
Dikkat! Dünya’da 700’den fazla şehir ‘İklim acil durumu’ ilan etti. Extinction Rebellion (yok oluş isyanı) ve Fridays For Future (derslere katılmak yerine, iklim değişikliğini önlemek için harekete geçilmesini talep eden öğrenci hareketi) İngiltere’den başladı ve siyasileri karbon ayak izini indirmek için çalışmaya zorladı. Almanya’nın Konstanz şehrinde süren eylemler, 700 şehirde ‘İklim acil durumu’ ilan edilmesini sağladı. Köln’de 1 milyondan fazla kişi destek için protestolara katıldı. Köln Belediye Başkanı Henriette Reker, “Şehirler en yüksek salınım yapan yerlerdir, bu nedenle en büyük sorumluluk şehirlerindir” diyerek, protestocuların yanında yer aldı. 700’den fazla şehir için pek çok karar alındı.

Yazının devamı...