Şu aralar sadece siyah-beyaz Yeşilçam filmlerinde karşımıza çıkan bir nezaket devrinden bahsediyorum. Hani insanların utanmayı bildiği, sizli-bizli mesafenin insanlar arasında gezindiği, mahçup gülüşlerin, kızaran yanaklarla süslendiği, bugüne uzak çok uzak bir dönem... Kabalık ve açık sözlülüğün, dürüstlükle patavatsızlığın, rahatlıkla amiyaneliğin henüz birbirine karışmadığı zamanlar; sanırım en son annemlerin gençlik döneminde yani 60’larda, hadi bilemediniz hayal meyal çocukluk anılarımın geçtiği 70’lerde izine rastlandı. “Bir bahar akşamı rastladım size, sevinçli bir telaş içindeydiniz, derinden bakınca gözlerinize, neden başınızı öne eğdiniz?” dizelerinde kaldılar. Bugün zarafetten ne kadar uzak kaldığımızı görmek için kanıta ihtiyaç yok belki ama, İ.B.B Kültür A.Ş’nin ‘İstanbul’un 100 Adeti’ kitabında, eski İstanbul’da nelerin ayıp sayıldığını okuyunca, sizinle de paylaşmadan edemedim:
- Sokakta elleri arkada bağlı yürümek,
- Tanıdıklarını sol elle selamlamak,
- Tanıdık birine arkasından bağırarak seslenmek,
- Misafirliğe gidilince yer göstermeden oturmak,
- Misafirliğe gidilince odaya şal, atkı veya eldivenle girmek,
- Misafirleri gecelikle karşılamak,
- Esnemek,
- Parmak çıtlatmak,
- İki elini koltuk altına sokmak,
- Bir hikaye ve olayı, farklı ortamlarda tekrar tekrar anlatmak,
- Kendini överek konuşmak,
- Özel hayatından ulu orta bahsetmek,
- Birisi konuşurken başka tarafa bakmak,
- Yemeğe ev sahibinden önce oturmak ya da kalkmak ve yemeğe önce el uzatmak,
- Yuvarlak masada ev sahibi ya da aile büyüğünün oturması gereken sandalyeye, kapının karşısına gelen yere oturmak,
- Ellerini yıkadıktan sonra suları yere silkelemek,
- Elle diş karıştırmak,
- Sofrada çocuğu kucağa almak...
Bugün, nezaket inceliğine varmasa da en azından hepimizi çok rahatsız eden şeylerle ilgili bir ‘ayıplar listesi’ yapsak ve otobüs duraklarından, hastane duvarlarına kadar her yere assak da, bizi boğan bu kabalıktan biraz sıyrılsak!
- Yola tükürmek,
- İzmarit fırlatmak,
- Araç kapısını açıp yola kül tablası ya da çöp boşaltmak,
- Plastik su şişelerini ve ambalajları denize atmak,
- Çekirdek ya da kestane kabukları dahil her tür çöpü yere atmak,
- Toplu taşıtlarda bacakları açarak oturmak,
- Toplu alanlarda pantalon üzerinden iç çamaşırı düzeltmek,
- Burun karıştırmak,
- Tırnakla diş karıştırmak,
- Havaalanlarında pasaport kuyruğu ya da bagaj bekleme alanındaki kırmızı çizgileri ihlal etmek,
- Kuyrukta beklerken, öndekinin dibine girmek,
- Trafik sıkışınca, öndeki araçın tamponuna yapışmak,
- Sigara dumanını başkalarının yüzüne üflemek,
- Kamuya açık yerlerde sanki herkes dinlemeye mecburmuşçasına telefonla yüksek sesle konuşmak,
- Sanki doğal olan buymuş havası verip, ulu orta küfürlü konuşmak,
- Başkalarını, giyim kuşamı için ikaz etmek hakkını kendinde bulmak,
- Çocukluğunda susturulmuş olmanın acısını, sosyal medyaya saldırarak çıkarmak...
Not: Bu liste uzar gider, aklınıza gelenleri twitter@bernalacin35 hesabına yazın, listeyi güncelleyip, yayınlayalım.

EĞİTİMDE DEVRİLEN SON ÇAM!

Gün geçmiyor ki, eğitim alanında bir çam daha devirmeyelim! Sürekli deneme ve yanılma platformu haline gelen eğitim sistemimiz, her kademede yeni bir kaosa sürükleniyor. Bu hafta Yükseköğretim Kurulu (YÖK), üniversitelere girişte, ‘özel yetenek sınavıyla’ öğrenci kabul eden 14 programı, merkezi yerleştirmeye yani Temel Yeterlilik Testi-Alan Yeterlilik Testi (TYT-AYT) sınav sonucuna bağladı. Ne diyeceğimi şaşırdım doğrusu! YÖK’te yetenek gerektiren bölümlerle ilgili bilgi sahibi kimse yok mu! Ya da ne bileyim, en azından üniversitelerin bahsi geçen bölümlerinde çalışan öğretim görevlilerine danışmak kimsenin aklına gelmemiş mi? Bu zamana kadar yetenek sınavıyla öğrenci alan ama bu sene itibarıyla çoktan seçmeli sorularla öğrenci seçecek bölümler şöyle sıralanıyor: Çizgi Film (Animasyon), Grafik, Grafik Resimleme ve Baskı, Grafik Tasarım, Moda Giyim Tasarımı, Moda Tasarımı, Moda ve Tekstil Tasarımı, Rekreasyon, Spor Bilimleri, Spor Yöneticiliği, Tekstil, Tekstil Geliştirme ve Pazarlama, Tekstil Tasarımı, Tekstil ve Moda Tasarımı...
Belki bir düzenlemeyle, bazı bölümlerin bölüm başkanlarına danışarak, yetenek sınavı yerine merkezi sistemle öğrenci olması düşünülebilir. Ama mesela, Animasyon gibi tamamen yeteneğe dayalı, Japonya’dan İngiltere’ye kadar tüm dünyada kabiliyete göre öğrencilerin kabul edildiği bir bölüme ‘kafiye ölçüsü’ sorusunu cevaplayarak girmenin, ne o okula ne de giren öğrenciye faydası var! İki taraflı bir zarar söz konusu, hem okullar hasbelkader okumaya gelmiş öğrencilerin yeteneksizliğinden muzdarip olacak hem de uygun olmadığı bir bölüme giren öğrenci, kifayetsizliğin acısını yaşayacak. Sonuçta, bir şekilde mezun edilseler bile, etrafta diplomalı işsizler olarak dolaşan gençler çoğalacak. Genel Yetenek Sınavı’yla konservatuvara girmiş biri, yetenek gerektiren bölümde okumuş bir öğrenci olarak gayet iyi biliyor ve ısrar ediyorum; lütfen yol yakınken bu karardan vazgeçilsin. Elbette, Özel Yetenek Sınavları’yla ilgili düzenlemeler, geliştirmeler ve değişiklikler yapılsın ama lütfen bunlar konunun muhatabı olan üniversiteler ve bahsi geçen bölümlerdeki öğretim görevlileriyle istişare edilerek yapılsın. Aksi, telafisi mümkün olmayan haksızlıklara ve mutsuzluklara sebep olacak, emin olun.