Her gün içen biri alkolik midir? Alkol, tüm kötülüklerin anası mıdır? Antropologlara göre mesele ne kadar değil, nasıl içtiğinizle alakalı... Alkolizm, kültürle bağlantılı

İçmenin sosyolojisi


Her gün içen biri alkolik midir? Alkol, tüm kötülüklerin anası mıdır? Antropologlara göre mesele ne kadar değil, nasıl içtiğinizle alakalı... Alkolizm, kültürle bağlantılı


Malcolm Gladwell, yazı ve kitaplarında, sosyal bilimlerde yapılan araştırmaların beklenmedik sonuçlarına yer verir. Gladwell’in New YoRker’da yayınlanan son yazısının başlığı ‘Drinking Games-İçme oyunları.’ Alkolü bütün kötülüklerin anası olarak tanımlayan bir kültürde yaşadığımız, laiklik ve muhafazakarlık meselesini tartışırken bile alkol örneğini kullandığımızdan, yazıyı ilgiyle okudum.
Özetle Gladwell’in söylediği şu: “Alkole dair atfedilen pek çok kötülük, kültürden kültüre değişiyor. Ne kadar içtiğinizden ziyade, nasıl içtiğiniz önemli.”

İtalyanlar neden alkolik olmaz?
Rakı sofrası adabını bilenler için şaşırtıcı bir sonuç olmayabilir. Peki iki kadeh içip dağıtan, saldırganlaşan veya her gün içenin alkolik olup olmadığını belirleyen ince çizgi nedir?
Günümüzde alkolü fazla tüketmek ahlaki bir sorun. Sadece Müslümanlar için değil, muhafazakar Hıristiyanlar ve Mormonlar için de zayıflık ve günaha çıkartılan bir davetiye. Alkolizm ise bir hastalık. Bu yüzden alkol alma yaşıyla ilgili yasalar çıkarılıyor, vergiler konuluyor.
Ancak 1950’lerde Yale Üniversitesi araştırmacıları alkol tüketimiyle ilgili şaşırtıcı sonuçlara ulaşmış: İtalyan, Musevi, İrlandalı göçmenlerin yaşadığı New Haven’da, bu grupların alkol tüketme miktarıyla etkilerinin arasında dağlar kadar fark var. 50’lerin sonunda kliniğe başvuran 1200 alkoliğin çoğu İrlandalıyken, ancak sadece 40’ı İtalyan.
Yale’deki ‘Alkol Araştırmaları Merkezi’nin başındaki E.M. Jellinek ve Mark Keller, alkolizmin en belirleyici tarafının kültür olduğuna kanaat getiriyorlar. Ancak bu sonuca varmalarının tek nedeni, New Haven’daki bir avuç göçmen değil.

Nasıl içtiklerini anlat
Yale Üniversitesi antropoloji mezunu Dwight Heath, 1956’da araştırma yapmak üzere Bolivya’da küçük bir kasaba olan Montero’ya gidiyor. Amazonlar’ın eteğindeki kasabada karısıyla birlikte yaşamaya başlıyorlar. O yıllarda Bolivya’da yaşayan yabancı sayısı hepi topu 85. Montero’nun yerli halkı Camba ile yakınlık kuran çift, her hafta sonu yapılan ‘içki parti’lerine davet ediliyor.
Heath çifti New Haven’e döndüklerinde Prof. Keller ile tanışıyor. Keller’in ilk sorusu “Bana nasıl içtiklerini anlatın” oluyor.
Dwight bunun üzerine aklında kalanları kağıda döküyor: “Camba insanı yalnız başına içmez. İş gününde de içmez. Sadece belirli bir ritüel içerisinde, 60-80 kişilik gruplar halinde, cumartesi akşamı içerler: Bir şişe romla küçük bir bardak ortadaki masaya konur. Bu bardağın yarısı törenle içilir, yarısı yanındakine yine törenle ikram edilir. Çok yorulan bir kenara kıvrılıp uyuyabilir. Uyanınca isterse partiye devam edebilir. Bir yandan müzik çalınır, sohbet edilir.”

İnsan bunu içemez!
Dwigth, Montero’dan getirdiği bir şişe romu da analiz ettiriyor. Sonuç: Alkol oranı, tıbbi amaçlarla kullanılanlar kadar yüksek, yani bir insanın içmesi mümkün değil!
Bunun üzerine deney yapıyorlar: Dwight, tıpkı Cambalar gibi içiyor ve her 20 dakikada kan örnekleri alınıyor. Ambulans kapıda beklerken Dwight yürüyerek evine dönüyor...
“Üstelik Camba’da alkolizm de yok, alkolle bağlantılı herhangi bir saldırgan davranış da” diyor Dwight.
Peki nasıl oluyor da bir gecede Montero’da içilen alkol miktarının yüzde 20’sini bile tüketmeyen Amerikalı gençler, sapıtıp dağıtabiliyor? Psikoloji araştırmalarından çıkan sonuç şu: Normların açık ve tutarlı olduğu durumlarda alkol tüketen kişi, kurallara uymasını gayet güzel becerebiliyor.
Anlayacağınız bir barda ‘içelim dağıtalım’ mantığıyla her türlü taşkınlığı yapabilme düşüncesi bizi ‘sarhoş’ ediyor... Genç insanların yüksek sesli müzik ve kalabalık ortamda ‘bağırarak konuşma ve kabalaşma’sı beklenen bir davranış olduğu için herkes buna göre davranıyor. İnsanlar, sarhoşluk hakkında toplumun onlara ihraç ettiği özellikleri öğreniyor.
Büyüklerimiz boşuna ‘içelim güzelleşelim’ dememiş!


Çizginin dışındaki yazar
İçmenin sosyolojisi
Malcolm Gladwell, Türk okurların tanıdığı bir yazar. Türkiye’de de yayınlanan ‘Çizginin Dışındakiler’, ‘Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü’ ve ‘Kıvılcım Anı’, hâlâ Amerika’da çoksatan listelerinden inmeyen kitapları.
Gladwell’in asıl işi gazetecilik. Tam 14 yıldır New Yorker dergisinde yazıyor. Dergide yayınlanan seçme yazılarını ‘What The Dog Saw’ (Köpeğin Gördüğü Neydi) kitabında topladı.
İlginçtir, gençken yazarlığı gerçek bir iş olarak düşünmeyen Gladwell, 2005’te kitapları sayesinde dünyanın en etkin 100 ismi arasında sayıldı.


SIKTI AMA!

- Dinç Bilgin’in 28 Şubat’la ilgili günah çıkarma seansları... Uzunca bir dönem benim de patronumdu, saygım büyük. Samimiyetinden, tecrübesinden şüphe duymuyoruz ama kendini bu kadar tekrarlamasının nedenini anlayamıyoruz.

- Hıncal Uluç’un ihbarıyla hazırola geçen polisler... Uluç, Kıvanç Tatlıtuğ’un arabasının koyu renk camlarını ‘ihbar’ edince Tatlıtuğ karakola çağrıldı. Sabah yazarı, bu kadar ünlenmiş bir aktörün film kaplı camına neden taktı, bu da ayrı konu...

-Biteviye huysuz kral Engin Ardıç... CHP ve CHP’yi temsil eden her şeyle neredeyse her gün alay eden Ardıç, en son ‘Eleştiri Bamya’sı ödülünü almayı ummuştu. ‘Altın Bamya Akademisi’nin cevabı sert oldu: “Akademimiz Engin Ardıç’ın yazılarındaki üslup ve kadın düşmanlığını gayet istikrarlı bulmakta, cinsiyetçi olmadığı durumda yazılarının güdük kalacağı, okunmayacağı ve kendisi olmaktan çıkacağı ya da artık yazamayacağı, yani ödülün hayırlara vesile olmayacağı kanaatine varmıştır.”