Neredeyse 50 yıl önce kapatılan Demokrat Parti’nin yeni yönetiminin dikkat etmesi gereken bazı noktalar var
27 Mayıs 1960’ın üzerinden 49 yıl; idamlar ve -temmuz ayı itibarıyla da- 1961 anayasasının kabulünün üzerinden 48 yıl geçti. Bu uzun bir zamandır; bizim gibi hafızası zayıf, tarihçi olmayan toplumlar için daha da uzundur. Ama yaratılan sarsıntının geçmesi için yeterli bir süre değil.
Demokrat Partililerin çocukları yaşadıklarını artık olgunluk çağında olmalarına rağmen unutamıyorlar. Babaları ise benim gördüğüm kadarıyla bütün olayları o neslin Türkleri ve politikacıları olarak unutmasalar da tevekkülle karşıladılar. Bazıları hariç; şahsen tanımadığım ama 1960’larda politika arenasında izlediğim ve çarşamba akşamı TRT2’de seyrettiğim Talat Asal’ın tavrını hissi buluyorum. Anlattıkları şüphesiz doğrudur ve yüz ağartıcı şeyler değildir ama hemen ardından politikada en yüksek mevkilere kadar çıktığını hatırlıyorum.
Türkiye çabuk değişen ve şartlara intibak eden bir ülke; 1960’da kapatılan partinin devamı olan Adalet Partisi 1961 seçimlerinde koalisyon ortağı, birkaç yıl içinde de iktidar oldu, demek ki tarih ve olaylar başka türlü gelişiyor. Biraz hassas bir denge kurarak geçmişi değerlendirmeyi, benden daha yaşlı bir kimseye hatırlatmaktan teeddüp ederim. Bu hatırlatmayı isterlerse, naçizane bir tavsiye olarak alsınlar. 1960’ların değerlendirmesini o kuşak daha etraflı ve mutedil yapmak durumundadır.
Hava bile onlara çalıştı
14 Mayıs 1950’de Türkiye yeni bir döneme girdi, Halk Partisi’nin içinden kopanlar ilk önce o partinin içindeki muhaliflerin desteği, ardından umulmadık zümrelerin geniş katılımıyla DP’yi teşkilatlandırdılar ve iktidara yürüdüler. Aşırı sağ (mürteci) dedikleri kitleler, komünist dedikleri solcular dahi onlara rey verdi. Bu gelişimi görüp hiç hoşlanmayan Hüseyin Cahit Yalçın’ın, gazetesinde DP’yi Moskova borazanlığıyla itham ettiğini hatırlıyorum.
İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız ve barışçı kalmanın mükâfatı vardı, kaynaklar birikmişti. Batı ile ittifakın getirdiği kolaylıklar vardı. Hava ile suyun, hatta iklimin bile faidesi oldu ve nihayet bezgin bir halkın desteğini hissetmenin avantajı da vardı. Tahsildardan kaçan köylüler, şimdi kaymakamları bile sürdürmeye başlamıştı. Bu durumdan bazı memur ve aydınlar hoşlanmadı ama bu toplumun vatandaşlık yolunda adımlar attığı açıktı.
Dört yıl içinde memleket değişmeye başladı. 1954 seçimlerinde görülmemiş bir katılım ve hiçbir partiye nasip olmayan bir oy oranına ulaşıldı (yüzde 57,5). Bu noktadan sonra talih dönmeye başladı. Çok kalabalıklaşan parti meclis grubunda muhalefet baş gösterdi. Resmi muhalefet de sesini yükselti. Geçici müttefik kitleler karşı cepheye geçti, yatırımlar zorluklarla karşılaştı ve hatta birkaç yıl üst üste kuraklık bile oldu.
1957’de teveccüh azaldı, 1960 veya 1961’de seçim yapılsa ne olurdu bilinemezdi. Muhalefet hırçındı, iktidarın da kimseyi dinlemeye tahammülü yoktu. Ordu müdahale etti. Sonraki darbelerden farklı bir görünüm vardı, emir ve komuta zincirinin dışında bir örgütlenmeydi bu. Bazı yüksek rütbeli komutanların son anda Milli Birlik Komitesi saflarına alındığı söyleniyor.
Demokrat Parti, başında Adnan Menderes (sağda) varken bu milletin politik hayata katılmasını sağlamıştı. Acaba Hüsamettin Cindoruk ve yeni yönetim, bezgin ve siyasete küskün kitlelerde yeniden ilgi uyandırmayı başarabilecek mi?
Zamanla kırgınlık oluştu
27 Mayıs sabahı ihtilal bildirisi solculuktan çok uzaktı, hatta karşıydı. Bütün husumetin iktidar partisine yöneldiği belliydi. Milli Birlik Komitesi’ni destekleyen muhalefet lideri İsmet Paşa’nın bile bazen sözünü geçiremediği anlaşılıyor. Komitede grubun içinde grup vardı. Başbakanlık Müsteşarı Albay Türkeş ilk anda devri sabık yarattı, kasalar açtı. Sonraki yıllarda kendisinin Celal Bayar tarafından kabulü ve benimsenmesini birçok kimse anlamış değildir.
Yassıada duruşmaları hiçbir hukukçunun onaylayamayacağı biçimde yürüyordu. İlk andaki gösteri yerini kırgınlığa bırakmıştı. Halk Partisi saflarındaki Tahsin Bekir Balta gibi bilge hocalar, hatta partinin genel sekreterliğini yapan Kasım Gülek gibileri dahi yeni bir anayasa yapmanın gerekli olmadığını, 1924 Anayasası’ndaki bazı düzenlemelerin yeterli olduğunu söyleyebildiler.
Darbenin ilk günlerinde içişleri bakanının intiharından söz edildi. En yakınları bile intihar mı, üst katlardan itme mi olduğunu tartışıyor. TRT2’deki programda genç gazeteci bu konuda nasıl kesin hüküm verdi bilmiyorum.
12 Mart darbesi çok kimsenin tasvibi dışındadır ama ordunun içine solun girmesine karşı yapıldığı açıktır. 1980 darbesinden de çok kimse hoşlanmaz ama sokakları kan götürmeye başlamıştı ve birçok kimse ölüm listelerindeydi (sağcı, solcu veya orta yolcu). Bu iki darbenin 27 Mayıs’ın aksine emir ve komuta zinciri içinde yapıldığı malum. O takdirde üç darbeyi bir sepette değerlendirmek, hele bir de aynı adamları Ergenekon’a kadar bağlamak hangi hukuki anlayışa sığıyor? Her hissimizi veya tahminimizi bu kadar ısrarla ve kesinlikle ifade etmek doğru mu?
Yeni yönetime sorular
Şimdiki Demokrat Parti’de değişiklikler oldu, belli ki yeni katılımlar da olacak. Bu parti eski DP’nin mirasını üstlenmişe benziyor, hakkıdır. O zaman bazı noktalar üzerinde duralım:
DP, Türkiye köylülüğüne destek vermiş, onu diriltmiş ve çiftçi statüsüne yükseltmiş bir partidir. Anavatan iktidarından beri altüst olan Türkiye çiftçiliğine yeniden destek vermeyi vaat edebiliyorlar mı? Zira dünyadaki gelişmeler de gösteriyor ki çiftçiliğin belinin kırılması bazı lafazanlıkların aksine hiç de hayırlı neticeler vermez.
1946 demokrasisi bu milleti politik hayata katılıma çekmişti; bugün ise insanlar bezgin, siyasi sisteme yabancılaşmış durumdalar. Kitleleri yeniden siyasi ilgi ve katılıma çekebilecek misiniz? Böyle bir örgütlenme ve siyasal eğitim faaliyeti olarak ne öneriyorsunuz?
50 yıl evvelinin haksızlıklarını tarihçi olarak yazmak ve hatırlamak başka şey; müzminleştirici bir sancı gibi tutmak, yarım asır önceki acıyı bugünün bazı olaylarına ve toplumun temel kurumlarına hasımca yöneltmek başka şeydir. Herhalde politikanın yaratıcı ve birleştirici olanını yeğlemek gerekir.
Filologa not
Murat Bardakçı büyük üstadın yazdığı kitabı tenkit etmiş, eder. Birisi beni de ediyor. Haklı yeri varsa vardır. Beni eleştiren gibi, bazı şeyleri bilmeden tenkit edeni de okuyucu kendisi görür. Okuyucuya itimat etmek lazım. “Beni kimse tenkit edemez” havası kabul edilebilir gibi değil. Bu vesile ile “kafadar” statüsüne konularak bana laf atmanın da gereği yok. Bütün dünyanın kendi ile uğraşmak için birleştiğini düşünmek ne kadar büyük tevazu. Herhalde milletin başka işi yok. Bunlar 18,5 yaşında, Edebiyat Fakültesi kantininde yapılan sınıflamalardır. 60 yaşını deviren adamlara yakışmıyor. Terbiye ve ölçü filologlara da lazım.
İstanbul’da Fatih heykeliYerli ve yabancı yazarlar Babinger, Schlumberger, Runciman, İnalcık veya Emecen olsun ya da Fatih’in muasırları De Languschi, Kritovulos, Tursun Bey gibileri olsun; hepsinin birleştiği bir nokta var: 21 yaşındaki İstanbul fatihi büyük bir mareşaldir. Yanya’nın, Mora’nın, Bosna’nın coğrafyasını bilenler o zamanın deniz aşırı ülkeleri olan Trabzon’un, kuzey Ege adalarının konumunu görenler, fetihlerle geçen 30 senenin pek eşi görülmeyen bir komutanın hayatı olduğunu teslim eder. Bütün bu başarılar yeni bir döneme ateşli silahlar devrine aittir. O yüzden de askeri tarihte ayrı bir önemi vardır.
Fatih’in kişiliği; “Yok içki içerdi, bilmem kimlere nasıl şiirler yazardı” gibi kısır bir toplumun yavelerinin ötesinde ele alınacak derin bir mevzudur. Yunancasının düzgünlüğünü De Languschi ve Kritovulos söylüyor. Topkapı Sarayı El Yazmalar Kütüphanesi’ndeki İlyada metinlerinin üstü, koyduğu şerhlerle doludur. İtalyanca biliyordu, Arapça ve Farsçada ise kalem oynatmıştır.
Doğru dürüst bir anıt yoktu
II. Murad’ın saltanatı boyunca şark eserleri tercüme edilmişti ve Fatih de o havada yetişti. Kendinden sonrakiler de bu kültürü devam ettirmiştir. Şehzade Cem Sultan’ın bu dillere vakıf olduğu biliniyor. II. Bayezid şark dillerini bilirdi ve II. Bayezid’in şehzadelerinden Ahmet, Arapça bir siyasetname dahi kaleme almıştır. Yavuz Selim ise iki şark diline kalem ve divan sahibi şair olacak kadar vakıftı. Fatih bir Rönesans münevveriydi, hatta Rönesans’ın şark ve garp dünyasına hükmeden tek komplekssiz aydınıydı.
Bugüne kadar doğru dürüst bir heykelini bu toplum dikememiştir. Saraçhanebaşı’nda o zamanki belediyenin iyi niyetle ısmarladığı, heykeltıraşlığımızın başarısız bir şekilde ortaya koyduğu heykel hariç... Şimdi Genelkurmay Başkanlığımız Barbaros Bulvarı üzerine Yahya Kemal Parkı’nda 3 metre boyunda bronz bir heykel diktiriyor. Heykeltıraş Sait Rüstem’dir. İstanbul halkının ve sanatseverlerin dikkatine sunulur.
Genelkurmay Başkanlığı, Cumhuriyet tarihimizin ve İstiklal savaşımızın komutanlarını heykel diktirerek, sempozyumlar düzenleyerek anıyor ve tarihteki yerlerini anıtlaştırıyor. Fatih heykeli ile de 15’inci asrın en büyük mareşali anıtlaştırılmaktadır.
Bu çalışmalar dikkate
şayandır.
Bul

Madeni para bozuk insan