Geri Dön

‘Aynı anda üç işi birden yapmıyorsam endişeye kapılıyorum’

Tasarım Kentleri Sergisi’nin küratörü, Londra Tasarım Müzesi’nin Direktörü Deyan Sudjic,“Sanırım hayatımda çok şanslı bir insan oldum; çünkü bana meraklı olma, soru sorma, ilginç yerlere gitme ve ilginç şeyleri takip etme şansı verildi” diyor

‘Aynı anda üç işi birden yapmıyorsam endişeye kapılıyorum’

İstanbul Modern’in 10 Ağustos’a kadar ağırlayacağı ‘Tasarım Kentleri Sergisi’nin küratörü, Londra Tasarım Müzesi’nin Direktörü Deyan Sudjic, ailesinin 1938 yılında Yugoslavya’dan göçerek yerleştiği İngiltere’de doğmuş. Ancak geçmişindeki bu yolculuğun onun hayata bakış açısını da, kariyerini de etkilediğini söylemek mümkün...

Siz mimarlık eğitimi almışsınız... O zamanlar hayalleriniz bugünkünden farklıydı sanırım...

Mimarlık eğitimi aldım ve o sırada da hiçbir zaman bir bina inşa etmemem gerektiğini keşfettim. Diplomamı aldıktan sonra yazar ve editör olarak çalıştım çeşitli dergilerde. Yazı yazarak bir doyuma ulaşmak daha kolay, yani yazınıza çok çabuk yanıt alabiliyorsunuz. Mimari bir proje ise 5 yıl sürüyor ve bitirdiğinizde insanlar ondan nefret ediyor.
Çok şanslıydım, çünkü Domus’un editörlüğünü yaparken Venedik Mimari Bienali’nin yönetimini üstlenmemi istediler. Bunu üstlendim ve bu dönemde her iki taraftan da bir takım işleri bir araya getirebildiğimi gördüm. Sergi düzenlerken de aslında bir yazar, bir eleştirmen olarak yaptığınızı yapıyorsunuz ama bu kez mekân içerisinde nesnelerle yazı yazıyorsunuz ve çiziminizin gerçeğe dönüştüğünü görüyorsunuz; bu çok daha doyurucu...

Küratörlükte sizi çeken bu muydu?

Mimari ve tasarımın dar bir alan için konuşuyor olmaması gerektiğini düşündüm sürekli olarak. Dergilerde çalışırken de hedefim daha geniş kitlelere ulaşmaktı, sanırım küratörlükle ilgili çıkış buradan gerçekleşti.  

Editör, yazar, küratör, mimari eleştirmen ve müze yöneticisi... Mesleğiniz sorulduğunda ne diyorsunuz, en çok ne olmayı seviyorsunuz?

Aynı anda üç işi birden yapmıyorsam endişeye kapılıyorum; sanki bir an, birini yitirecekmişim gibi hissediyorum. Aslında şu anda öbür işlerimi daraltıyorum, çünkü müzedeki iş çok ön plana çıkıyor benim için, özellikle ona yoğunlaşıyorum. Sanırım hayatımda çok şanslı bir insan oldum; çünkü bana meraklı olma, soru sorma, ilginç yerlere gitme ve ilginç şeyleri takip etme şansı verildi.

Farklı alanlarda var olmak kendinizi keşfe doğru bir yolculuk kabul edilebilir mi?

Farklı alanlarla ilgilendikçe, evet, sanırım bir şey öbürüne doğru yöneliyor ve insan kendisine dair bir takım şeylere de bakabiliyor.
Ailem 1938 yılında Yugoslavya’dan göçmüş ve İngiltere’ye yerleşmiş. Ben İngiltere’de doğdum. Fakat mimariye bakışımda, mimarinin ulusal kimliklerle ne kadar bağlantılı olduğuna ilişkin bir yaklaşım var.

“Dünyadaki en büyük sorun kimlik. Ben de kentler üzerinden bunun izini sürüyorum” diyorsunuz. İstanbul’un kimliğini buldunuz mu?

Bunu söylerken, kentlerin büyüklüğünü ve kimliklerini düşünüp konuşuyordum. Günümüzde 10-12 milyonluk kentler var ve bunlar Avrupa’daki bazı ülkelerden büyük. Bu şehirlerin daha ne kadar kent olarak kalacağını merak ediyor insan. İstanbul’un çok katmanlı bir şehir olduğunu anlamak için uzman olmaya gerek yok bence. Şehirler insanlara verdikleriyle varlar. Benim için de bir şehir bir restoranın mönüsü gibidir; iyi bir restorana giderseniz mönüde çok fazla seçeneğiz olur.

MONTENEGRO’DAN YÜRÜYEREK İSTANBUL

İstanbul’a kaçıncı gelişiniz?

Çok geldim... İstanbul doğasıyla çok cezbedici, burada suya bakmak şahane. Öte yandan bu kent mimari tarzların, bu kadar farklı kültürün üst üste binmesi açısından da ilgimi çekiyor. Bir de ailevi bir bağ olduğunu söyleyebilirim: Büyükbabam Montenegro’dan İstanbul’a kadar yürüyerek gelmiş. Hedefi, İstanbul’da çalışıp para kazanmakmış. Kazandığı parayla buharlı gemiye binip Amerika’ya gidecekmiş.

İstanbul’la ilgili hatıralarım var ama yalnızca hatıralardan bahsetmek mümkün değil; çünkü ‘hatıralar’ deyince insan üzücü hatıraları da düşünüyor. Örneğin Berlin’e gittiğinizde, tüm binaların belki kötü, üzücü bir şeyler sakladığını görebiliyorsunuz ama İstanbul’un hatıraları bu yönde değil. Evet, hatıralar var ama bir kenti kent yapan sadece hatıraları değil geleceğe dair neler sunabileceğidir. İstanbul’da o da var.

Türk tasarımcıları ve tasarımlarını nasıl buluyorsunuz?

Bu soru Türkiye’nin tasarım açısından nerede olduğuyla ilgili bir konu benim için. 1950’lerdeki Milano’ya benziyor; İtalya o dönem henüz olmadığı bir şeyin nasıl kenarındaysa Türkiye de şu anda öyle bir uçta, değişimin kenarında. Milano’da 1950’lerde olduğu gibi, Türkiye’deki tasarımın gelişip serpileceği bir noktadasınız.

‘Delice hırslı bir projeydi’

Tasarım Kentleri Sergisi’nin sizin için özel bir yeri var mı?

Delice hırslı bir projeydi diyebilirim. Her yaptığımız şeyde bir sürprizle karşılaşıyorduk ve sürekli bunları aşmak durumundaydık. Çok değerli olan tasarım nesnelerini bir araya getirmek için ciddi emekler harcandı. Örneğin Bulgaristan’ın üzerinden ancak hava yoluyla getirebiliyorsunuz, karayoluyla ulaştıramıyorsunuz. Bunu, bu çalışmayı yaparken öğrendik. Bizim için epey çaba gerektiren bir süreç oldu ama oldu... Öte taratan çizimler de vardı. Örneğin Loos’un kendi çizimlerine bakıyorsunuz; bu o kadar önemli ki, çok heyecan verici.

Hitchcock’tan etkilenmiş

Son günlerde okuduğunuz bir kitap var mı?

Şu ara Mussolini’nin biyografisini okuyorum.

Sizi etkileyen bir film var mı?

Alfred Hitchcock’un North by NorthWest’i (Gizli Teşkilat)

O, aslında bir mimar

Deyan Sudjic, 6 Eylül 1952’de Londra’da doğdu. Latymer Lisesi’ni bitirip Edinburgh Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nde okudu ancak mezun olduktan sonra yaşamını bir mimar olarak değil editör, eleştirmen ve sergi kuratörü olarak sürdürmeyi tercih etti.
‘Blueprint’ dergisine pek çok ödül kazandıran, ‘Tate’ ve ‘Eye’ gibi birçok dergiyi yayın hayatına kazandıran Sudjic, ‘Domus’ dergisinin eski editörlerinden biri. ‘The Observer’ gazetesinde eleştirmenlik de yapan Sudjic, Viyana’da Uygulamalı Sanatlar Üniversitesi’nde tasarım teorisi ve tarihi derslerinde misafir profesör olarak görev aldı. 2002 yılındaki Venedik Mimarlık Bienali’nin direktörlüğünü yapan Sudjic’in mimarlıkla ilgili pek çok kitabı var.

64 tasarımcı, 109 yapıt

Tasarım Kentleri sergisi, dünya tasarım anlayışını değiştiren önemli sanatçıların yapıtlarını bir araya getiriyor ve böylece 19. yüzyıl ortalarından günümüze kadar tasarımın tarihini yansıtıyor. Bu serüveni anlatırken 7 kente odaklanıyor: Londra, Viyana, Dessau, Paris, Los Angeles, Milano, Tokyo. Kentlerin farklı zamanlardaki konumlarının, tasarımın gelişimini yönlendirmeye nasıl katkıda bulunduklarını göstermeye çalışan sergi, Londra Tasarım Müzesi işbirliğiyle gerçekleştirildi. Sergide 64 tasarımcının 109 yapıtı, 7 markanın 12 ürünü yer alıyor. 23 Nisan’da açılan ve 10 Ağustos’a kadar İstanbul Modern’de sanatseverlerle buluşacak sergi, 5 Eylül 2008-14 Ocak 2009 tarihleri arasında da Londra Tasarım Müzesi’nde yer alacak.
Tasarım Kentleri sergisinde, Charles ve Ray Eames’in sandalyeleri gibi tasarım klasiklerinin yanı sıra William Morris, Owen Jones, Christopher Dresser, Adolf Loos, Le Corbusier, Eileen Gray, Achille Castiglioni, Ettore Sottsass, Gio Ponti, Otto Wagner, Josef Hoffman, Paul Smith, Ron Arad, Zaha Hadid ve Ross Lovegrove gibi ünlü tasarımcıların çalışmaları yer alıyor.

Bu tezgaha gelenler, oynamadan gitmiyorİstanbul'da şarkılar söyleyerek pazarcılık yapan Mevlüt Akın, eğlenceli halleriyle sosyal medyada fenomen haline geldi. Akın’ın pazar tezgahına gelen müşteriler alışverişini oynayarak ve göbek atarak yapıyor.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber