Geri Dön

"Hiç ‘Neden ben?’ demedim"

"Hiç ‘Neden ben?’ demedim"



     

     Onun çocukluğu ve ilkgençlik yılları Güneydoğu’da şiddetin en yoğun olduğu dönemde geçmiş. "Köyümüz her hafta basılırdı" diyor. Ve ekliyor: "Ama biz artık bu durumu hayatımızın bir parçası kabul ediyorduk, hatta hayat buydu." Çocukken tahta tabancasını, daha sonra sürekli yasaklanan gazetesini, yaptığı haberleri otoritenin elinde kurtarma çabalarıyla yetişmiş bir OHAL çocuğu, OHAL gazetecisi Evrim Alataş. Sol geleneği olan bir ailenin çocuğu olmak Evrim Alataş’ın hayatını zorlaştırdığı kadar -"Hem Alevi, hem komünist, hem de Kürt bir aileydi" diyor- kolaylaştırmış da. Hayatına toplumsal anlamlar kattıkça bireysel sorunlarını daha kolay çözerek büyümüş. Kemoterapiden saçları döküldüğünde başına taktığı peruğuyla yine sokaklarda, gösterilerdeymiş. Polisler peruğundan yakalamaya çalışırlarmış onu. "Kanseri de siyasi baskılar gibi aşılabilir, yenilebilir bir şey olarak değerlendirdim" diyor. Böyle böyle yenmiş de zaten kanseri. Hem de bu süreçte Olağanüstü Hal uygulamalarını küçük mizah öykülerine dönüştürdüğü bir kitap yazarak: "Mayoz Bölünme Hikayeleri".
     Artık gelenekselleşen ve Teoman’dan Sertab Erener’e birçok ünlü ismi Diyarbakır’a getiren Kültür ve Sanat Festivali’nin basın ve halkla ilişkiler sorumlusu Alataş’ın kitabındaki mizah ve gülebilme yeteneği Güneydoğu’da yayıldıkça hayat bu ülkedeki herkes için daha kolay olacak. Yakın tarihin üzerimizdeki acıtıcı ve küstürücü yükü ancak ona gülebildikçe hafifler.
     Ve kıssadan bir hisse daha: Sol, hastalıklara da iyi gelir.
     
     18 yaşında, amatörce başladım. İlgimi çekiyordu. Önce Diyarbakır’da haftalık bir yayında çalıştım. Sonra da böyle biraz "kürdili hicazkar" devam etti gazetecilik hayatım. Sekiz yıl Gündem gazetesinin muhabirliğini yaptım.
     
     Evet, Malatya’da bir köyde, Akçadağ’ın Gölpınar köyünde büyüdüm. Ama ailem sol geleneği olan bir ailedir. O yüzden hep önümü açan birileri oldu. Yani her şey hazırdı benim için, basamaklar hazırdı.
     
     Ama biz zaten köy baskınlarında oyuncaklarımızı saklayarak büyüdük. Ben böyle bir dönemden geçtiğim için bana acayip gelmiyordu bu durum. Bizim köy her cuma basılırdı. Dayım Teslim Töre’yi ararlardı sürekli. Biz "Hayatın bu yönleri de varmış" diye şaşırmazdık bir baskıyla, şiddetle karşılaşınca; hayat buydu zaten. Bizim için başka bir hayat yoktu. Bunu biliyorduk.
     
     Kanser olduğum için kendime dönmedim"
     Hayatla barışıklık; evet. Mesela kanser tedavisi gördüğüm sırada, saçlarım dökülmüş, perukla polisin peruğu çekip alma ihtimalinin olduğu gösterilere gidiyordum.
     
     Evet.
     
     Meme.
     
     Ben hiç üstüme alınmadım ki bu hastalığı. Benim için hayat hep ağır ve zor olmuştu. Ama tam da bu ağırlık ve zorluk beni hayata bağlıyordu. Kanseri de gördüğüm siyasi, toplumsal baskılar gibi değerlendirdim. Karamsarlık, "Ben de bu hayatta tutunamadım" gibi şeyler olmuyordu. Hiç hissetmiyordum böyle şeyler. Hayat böyle bir şeydi ve ben yaşamalıydım. Hastalandım diye kendime dönüp, sadece bireysel olarak kendimle ilgilenerek toplumsal sorumluluklarımı ihmal etmedim. Mesela sekiz aylık kemoterapi süresince evde hapistim çünkü vücudumun direnci düşmüştü. Kitap okudum, yazdım. Çalışan arkadaşlarıma jestler yapıyordum. Gidip onların yerine çalışıyordum, onlar izin yapıyordu.
     
     Evet, iyi geldi. (Gülüyor)
     
     Bize öğretilmedi, biz öğrenmedik çünkü aile içinde "ah, vah" etmeyi. Kötü şeyler karşısında "Neden ben?" demeyi. Yaşama anlam yükleyen, idealist olan, hayattan bir şey bekleyen, sosyal bakan bir insan kim olursa olsun bu tür sıkıntılar karşısında aynı tepkiyi verecektir. Sadece şimdi artık her şeyi hızlı yapmak istiyorum, bir yerde uzun süre kalmaktan nefret ediyorum. Çünkü ayağım biraz öbür tarafa da kaydı.
     
     "Türkiye toplumu affedebilir bir toplumdur"
     Ben bu mizahı kendim üretmedim ki. Dönemin polisiye olaylarının kendileri mizahtı. Hepsi çok komik olaylardı. Kendi gözaltına alınışlarım da o kadar komikti ki.
     
     Evet, gülüyorlar. Zaten bunları topladığım insanların hepsi bu olayları gülerek anlattılar.
     
     Bazı şeyler yasalarla değişmez. Bazı şeylerin aşılması için kuşakların değişmesi lazım. Yasa çıktı diye polis dayaktan vazgeçmez, halk da polisten korkmaktan, polise direnmekten. Bir kadının çocuğu vurulmuşsa, yasa çıktı diye o kadın "Neyse, ben bunu unutayım" demez. Ama yine de elbette öncelikle yasaların çıkması lazım. Yalnız şu açık ki, Türkiye toplumu affedebilir bir toplum. Zaten Türkler ve Kürtler bu yüzden bu süreçte birbirlerinden kopmadılar.
     
     "Mahsun’un seyircisi Teoman’dan fazla olmaz"
     Mesela bizim bu Diyarbakır’daki, Hakkari’deki festival organizasyonlarında olan da bu. Türkçe bilmeyen Kürt kadını gelip Batı’dan gelen aydınların konuştuğu Türkçe bir paneli en ön sıradan dinliyor. İhtiyar bir Kürt erkeği Sertab Erener’in şarkılarıyla dans ediyor.
     
     1,5 milyonluk tüm bir şehri ilgilendiriyor bu etkinlikler. Herkes programını buna, bu konserin tarihine, saatine göre yapıyor. Sonra bütün halk sanki bu şarkıcılar Diyarbakır’a ilişkin bir şey bilmiyormuş gibi ya da onların taleplerini karşılayabilirmiş gibi bu şarkıcılara bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Mesela Sertab Erener konserinde bütün halk kimliğini çıkarıp kaldırdı konser sırasında. Yani "Kimliğimizi istiyoruz" demek istiyorlardı. Şimdi Sertab Erener’in şarkılarıyla bu siyasi talebin ilişkisi yok ki. İstanbul’dakinden çok farklı konserler oluyor bunlar yani. Teoman İstanbul ya da Ankara’daki konserlerinde coşkulu, onun şarkılarıyla dans eden ihtiyarlar göremez ki. Gelen şarkıcılar da çok etkileniyorlar bölge halkından. Güneydoğu’da yapılan her tür kültür, sanat faaliyetinin tepkisi hemen alınıyor.
     
     Bir Mahsun Kırmızıgül gelse Diyarbakır’a, Teoman’dan daha fazla ilgi görmez. Çünkü halk, Mahsun Kırmızıgül’e, Özcan Deniz’e "Onlar Kürt, neden Kürtçe söylemiyorlar?" diye kızıyor. "Sezen Aksu, Kürt olmadığı halde Kürtçe söyledi" diyorlar.
     
     "Güzel kıyafetler, güzel çanta, sen niye geldin ki buraya?" filan gibi şeyler söylerlerdi. "Sana otobüs bileti verelim, git buradan" diyorlardı. Evet, sarışınlığım avantaj oluyordu. Ama Diyarbakır’daki kendi siyasi arkadaşlarımız da beni gördüklerinde "Arkadaş İstanbul’dan gelmiştir, değil?" derlerdi. Kürtler "mi" eki kullanmaz ya, kolsuz tişörtlerime bakıp böyle derlerdi. Sokakta dondurma yesem ayıplarlardı, "Gündem muhabiri sokakta dondurma yer mi?" diye. Çünkü o gazeteyle öyle bir ilişki kurmuşlardı ki, "Bu Evrim, o da bir gazete" diye değerlendirmezlerdi. Biraz özgürlükleri kısıtlayıcı bir durum yani.
     

15 Aralık 2019 Magazin Bülteni15 Aralık 2019 Magazin Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber