Ferrari’yi Galatasaray’a koyun. Servet ya da Gökhan’ı da Beşiktaş'a. Kimin daha iyi olduğunu o zaman görürsünüz

Sevgili Beşiktaşlılar’dan sezon başında yazdığım Matteo Ferrari merkezli yazılar konusunda çok fazla mesaj aldım. Özellikle ilk Wolfsburg maçından sonra. Tahmin edersiniz ki, ikincisinden sonra pek gelmedi!
“Yazdığına pişman mısın?” diye soranlar dahi var.
Bunları söyleyen herkes bu yazıları okudu mu bilmiyorum? Muhtemelen uzun gelmiştir. Birisi başlığa bakıp ‘Mehmet Demirkol Ferrari topçu değil’ dedi hi ho ha! deyince de mevzu gerçek ekseninden kaymıştır. Halbuki o yazılarda Lincoln’den Poulsen’e, tabii ki Zapo’ya, Guiza’ya vs. bir dolu oyuncunun adı geçmekteydi. Mesele onun transferi değildi. Mesele memleketin genç nüfusundan yararlanamamak, sıradan Avrupalı futbolcuların maskarası olmaktı. Hep birlikte! Ferrari de o an için en çarpıcı örnekti.

Takımın standartı
Meraklısı 7 Temmuz ve 15 Temmuz tarihli Milliyet’ten bu yazıları bulup okuyabilir. Ama tamamını lütfen. “Yazılar bütündür. Cümleler bağlamı içinde değerlendirilmelidirler” temel kuralından kopmadan. (İnternetten okuyanlar için sayfa linkleri:
http://www.milliyet.com.tr/2009/07/07/spor/ ve http://www.milliyet.com.tr/2009/07/15/spor/ )
Şimdi gelelim Ferrari’yle ilgili şu andaki fikrime. Evet, İtalyan savunmacı Beşiktaş’ın standart üstü oyuncularından. Müthiş bir iş ahlakıyla aldığı paranın hakkını vermeye çalışıyor. Tebrikler!
Takımın standardı ise 4 maçta 1 puan. 4 pozisyon, 1 son dakika golü... Beşiktaş, Şampiyonlar Ligi 7 dakika ve Diyarbakır kahramanıstandardında, koordinasyon, strateji ve organizasyon açısından oldukça zayıf bir ekip. Bu da tabii Türk futbolunun ayıbı. Çünkü kim olursa olsun, şampiyonumuz 15 yıldır 2 istisna dışında hep aynı durumda kalıyor.
Beşiktaş özeline gelince. Bu kadar savunma odaklı bir takımda Ferrari, standart üstü kalmasına rağmen, Beşiktaş’ın maç başına kaç pozisyon verdiğine bir bakın. Hatta o öve öve bitiremediğiniz Wolfsburg deplasmanında maçın ilk yarısında kaç kafa vurdurduğumuza.
Beşiktaş sezon başından bu yana dengi takımlarla oynadığı maçlardan sadece birini kazandı. Her maçta rakibinden çok daha az pozisyon buldu ve sadece CSKA ve Trabzon’a gol atabildi.

Hazıra konuyoruz
Bunlar gerçekler. Bunların üzerine iddiam ise şu. Ferrari’yi romantik bir açık futbolla Galatasaray’a koyun. Servet ya da Gökhan’ı da önünde 3 savunmacı orta saha tutan, savunma odaklı oynayan Beşiktaş’a. Kimin daha iyi olduğunu ancak o zaman görürsünüz.
Bu bir iddiadır. Tabii ki yanılgı payı olabilir. Ama bu gerçekleri değiştirmez.
Gerçek bizim çoğu yabancıya değerinin üzerinde ödediğimiz yetmiyormuş gibi bir de yalvar yakar olduğumuzdur. Hazıra konmayı tercih ettiğimizdir.
Gerçek Avrupa’daki Türklerin, Türkiye’deki Türklerin 20’de biri olmalarına rağmen büyük liglerin büyük takımlarına daha çok oyuncu verdiğidir.
Ve gerçek Türk futbolunun en parlak iki oyuncusundan birinin haftasonu Diyarbakır’da oynamasıdır. Old Trafford’da, Nou Camp’ta vs değil...
Diğerinin de Stoke City’de, Hulll City’ye karşı 81’de oyuna girip 87’de çıkmasıdır. Old Trafford’da, Nou Camp’ta vs değil...
Ve gerçek şudur: Sırp, Rus, Hollandalı, ABD’li, Portekizli, Hırvat, Yunan, Bulgar, Belçikalı, Sloven, Slovak, Çek, Rumen vs vs. Bizim temelde seviyemizde, altımızda ve az üstümüzde gördüğümüz her ülkenin oyuncusu, 5 büyük ligde büyük takımlarda oynuyor. Bizimkiler? Hayır!

Gerçekleri değiştirmek
Ama bunlar ve daha fazlası bizim ligde de oynuyor.
Dünyada hiçbir futbol ülkesi yoktur ki, en iyi oyuncuları hep yerel ligde oynasın. İspanya, İtalya, İngiltere dahi birbirlerinin büyüklerine oyuncu verirler. Biz? Emre, Hakan Şükür! Başka?
Böyle sıkı bir ithalatçıysan, ihracatın bu kadar zayıfsa, Avrupa’da kulüp bazında başarı sağlaman gerekir!
Biz? Hayır!
Kulüp bazında Avrupa’da yokuz. Tribünlerimiz dolmuyor. Oyun kalitesi belli bir düzeyi aşmıyor.
Bunlar birer iddia değildir. Yanılgı payı yoktur. Gerçektir!
Bu gerçekleri değiştirmek için devrim gerekir!
Devrim ise sanıldığı kadar zor değildir! Niyetlenmek gerekir!



Tribünler boşsa koltuk da boştur
Milli Takım’ın Dünya Kupası’na gidemeyişi federasyon başkanının başarısızlığı değildir. Şampiyonun Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıkamaması da. Hatta belki hakemlerin üst düzey turnuvalarda görev alamayışı da. Ama tribünler boşsa, başkanlık koltuğu da yeterince doldurulamıyor demektir.
Bu konuda acilen çalışma yapılması şart.
Naklen yayın ihalesin bu konuda düzenleme yapmak şart.
1-Maçların tamamının şifresiz kanalda verilmesi mantık dışı. En fazla bir maç olabilir
2-Maçların en fazla biri gece oynanmalı. İnsanların maça giderken bir de yolu düşünmemesi gerekiyor.
3-Maçların tamamının izle/öde sistemiyle yayının yapılması şart. Kimse takımları, futbolcuları tanımıyor.
Ve bunun dışında bir dolu şey.
1-Bilet fiyatlarının bir süre için sübvanse edilmesi.
2-Okulların statlara taşınması.
3-Doğru düzgün bir halkla ilişkiler ve reklam kampanyası düzenlenmesi.
4-Ve şiddeti dışarı atmak için en şiddetli tedbirlerin alınması lazım
Ne zaman ki tribünler dolar, işte o zaman başkanlık koltuğu da doludur.


4’üncü hakem ne iş yapar?
Hakem kart gösteriyor. Kimin kart aldığını yazması için oyun 2 dakika duruyor. Hakemin kulağında kulaklık, yanda 4. Hakem var halbuki. Peki neden bu kadar duruyor? 4. Hakeme söyle maçı başlat.
Platini’nin yeni hamlesinin bu konuda olmasını bekliyorum. Akla ve oyunun hızına uygun olan bu.


Rahat uyuyamayız
David Haye’in şortuna KKTC bayrağını koydurtmadılar. Kendisini belki İngiliz olduğu kadar KKTC’li gören Dünya ağır siklet boks şampiyonu engellendi. KKTC’nin yıllardır yediği ambargonun soydaşlarımız dışında da bir kurbanı var artık.
Bu ülkenin vatandaşlarının durumunu hangi yabancı spor adamıyla konuşsanız ‘Haklısınız’ diyor. Muhtemelen hangi siyasetçiyle, hangi, sanatçıyla konuşsanız da aynı şeyi söyleyecek. Annan planına ‘evet’ demesine, herşeye rağmen uzlaşma istemesine rağmen bir halkın böylesine soyutlanmasının açıklaması yok.
Ve bu durum böyle devam ettiği sürece Türkiye’de kimsenin rahat uyumaması gerekiyor.
Hiçbir şey yapamayan, kifayetsizler nasıl uyuyor! Şaşırıyorum!