Galatasaray müzikteki la sesini ararken, Arapça'daki lâ oldu.

Galatasaray son birkaç senedir orta sahasını nasıl şekillendirmesi gerektiği yönünde çok kafa yoruyor. Başarısızlıklar deneme yanılma sürecini de uzatıyor.

Geçen sene mücadele gücü yüksek ancak yaratıcılıktan uzak bir orta saha vardı; Barış, Ayhan Akman, Mustafa Sarp, Cana… Fatih Terim sorunun o bölgede düğümlendiğini düşünmüş olacak oraya çok transfer yaptı ve eskiden kalan ne varsa hepsini ya yolladı ya tribüne gönderdi.

Eboue, Melo ve Selçuk İnan, Riera yaratıcılık özellikleri yüksek oyuncular olarak transfer edildi. Teker teker izlediğimizde de bu oyuncuların hücumda zenginlik yarattığını söyleyebiliriz.

Ancak ortada bir Süper Lig, İBB ve Abdullah Avcı gerçeği var.

Ligimiz teknik özelliği yüksek ancak savunma yönü zayıf takımlar için mücadele edilmesi oldukça zor bir niteliğe sahiptir.

Galatasaray’ın orta sahası belki hücumda etkiliydi ancak savunmada hiç yoktu.

Melo seri çalımlarla rakip ceza sahasının önüne ne kadar kolay geliyorsa kendi görev bölgesinde aynı derecede aksadı.

Selçuk, top ayağına geldiğinde oynayacakmış, yokken sadece oyunu izleyecekmiş gibiydi.

Rakibiniz İBB ise orta sahanızda daha dirençli olmanız, onlarla kafa kafaya mücadele etmeniz şarttır. Abdullah Avcı son Kupa Finali maçında bunu bütün Türkiye’ye göstermişti.

İBB, Süper Ligin İtalyan ekolü kişiliğini her geçen sezon üzerine bir şeyler ekleyerek geliştiriyor.

Ortada bir de Abdullah Avcı gerçeği var ki; İBB’nin kişiliğini yaratan adam olarak futbolumuza bir değer katıyor.

Dün İBB’de İbrahim Akın da olsaydı belki bugün Galatasaray’la ilgili yorumların genel havası bambaşka olabilirdi.

Muslera’nın maçın başında yaptığı üst üste kurtarışlar sırasında “Galatasaray’ın kale sorunu çözülmüş” diye bir düşünceyi aklımızdan geçirdiğimiz sırada öyle bir hata yaptı ki, geçtiğimiz senelere göndermede bulundu.

İlkyarı Galatasaray’ın en yumuşak karnı ise Servet ve Gökhan’dı. Bu maçın kaybedilmesinde hiç kuşkusuz birinci derecede sorumlu Muslera ile birlikte onlar göründü. Ancak önlerindeki adamların elek gibi oynamaları bütün yükü üzerilerine yükleyiverdi. Yine de Galatasaray’ın ideal kadrosunda bu ikilinin bir arada oynatılması bir kere daha düşünülmelidir.

İkinci yarı Yekta biraz Galatasaray’ın açığını kapatır gibi oldu, ancak yetemedi.

Çağlar’ın sakatlanmasından sonra Fatih Terim’in Sercan Yıldırım tercihi ilginçti. Sercan’ın oyuna girmesiyle birlikte orta saha tamamen etkisizleşti. İBB istediği gibi top çevirdi. Çünkü artık Galatasaray’da geriye koşmayan oyuncu sayısı Kazım ve Baros ile birlikte üç oldu.

Sezonun ilk maçı ve Galatasaray’ın yepyeni bir takım oluşumuna sahip olması nedeniyle bu yenilgiyi fazla abartmamak gerekiyor. Takım akordu olmayan bir müzik aleti gibiydi. Maç boyunca müzikte akordu yapan “la” sesini bulmaya çalıştı durdu. Ancak bulamadı; “la” Arapçadaki “yok” karşılığına dönüştü.

Ayrıca Arda’nın gidişinden sonra lider oyuncu kim olacak sorusunun ortaya çıktığını dün net olarak gördük.

Galatasaray şefi olmayan orkestraydı. Bu görevi Selçuk’un ne derece gerekçeleştirebileceği bilinmezdir.

Melo’ya 10 numara verilmesi ise oldukça ilginç…

Dünkü maçtan almamız gereken bazı dersler var.

Eğer birbiriyle uyumlu bir takım yaratmışsanız, kaşınızdaki rakibin kim olduğu çok önemli olmuyor. Rakibiniz de takım olabilmişse bu durumda sonucu küçük ayrıntılar belirliyor.

Eğer takım olmayı becerememişseniz, kadronuzda ne tür futbolcular bulundurmanız ikincil öneme sahip oluyor. Hatta bu durumda takımın temel iskeletini oluşturan eski futbolcularınızı arar hale gelebiliyorsunuz.

http://twitter.com/uzaygokerman