Kuzeyin sımsıcak parlayan yıldızı Dublin

Eklenme Tarihi03.08.2015 - 12:01-Güncellenme Tarihi03.08.2015 - 11:04
 
 
Uzun yıllar görülecek yerler listemin başında yer almasına rağmen bir türlü fırsat bulup 
 
gidemediğim İrlanda’ya sonunda bu yaz gitmeyi başardım. Yemyeşil doğası, şatoları ve 
 
ünlü yazarları dışında ne beklediğimi çok da fazla bilmiyordum aslında. Yaz ve sıcak 
 
sevmeyen ama yeşile ve doğaya hasret kalmış bir İstanbullu olarak haziran sonunda serin 
 
bir İrlanda gezisi çok cazip geldi.
 
 
İlk gidenler için birinci konu “hangi İrlanda?” karışıklığını çözmek. İrlanda Cumhuriyeti 
 
adanın büyük bir bölümünü kaplayan Avrupa Birliği üyesi, Euro kullanan, İngilizce konuşan 
 
bağımsız bir ülke. Başkent Dublin de burada. Kuzey İrlanda ise adanın kuzeyinde yer alan 
 
Belfast’ı da içine alan, Birleşik Krallık üyesi olan ve pound kullanılan daha küçük bir ülke. 
 
Turistik olarak daha cazip olan tabi ki İrlanda Cumhuriyeti. 2011 ve 2013 yıllarında 
 
Birleşmiş Milletler’in belirlediği dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasında 7. sıraya yerleşen 
 
İrlanda Cumhuriyeti, özgür basın, ekonomik özgürlük ve insan hakları konularında da 
 
dünyanın en ileri ülkelerinden biri. 2009 yılındaki büyük ekonomik krizin ardından yaptığı 
 
ekonomik reformlarla büyük vergi indirimleri getiren İrlanda, pek pek çok ünlü ve büyük 
 
şirketin Avrupa merkezini Dublin’e çekmeyi de başarmış.
 
 
5 gece 6 günlük seyahatimize THY direkt uçuşuyla Dublin’den başladık. Araçların 
 
direksiyonu ve trafik ters olduğu ve dolayısıyla araba kullanmayı gözümüz yemediği için 
 
şoförlü aracımız bizi hava alanında bekliyordu. İlk tanıştığımız İrlandalı olan şoförümüz 
 
Arthur, masmavi gözleri, sempatik tavırları ve her daim güler yüzü ile bizi karşıladı. 
 
Otelimize yerleşip sonra kendimizi en yakın restorana atıp Guinness biralarımızı 
 
yudumlamaya başladığımızda sadece şoförümüz Arthur’un değil pek çok İrlandalının son 
 
derece sempatik, güler yüzlü ve konuşkan olduğunun hayretle farkına vardık. Oysa 
 
beklentimiz hiç öyle değildi. Soğuk, mesafeli ve hafif de küstah olacağını düşündüğümüz 
 
bu kuzeyli insanlar konuşkan, sıcakkanlı ve cıvıl cıvıllar. Öğle yemeğini yediğimiz restoran 
 
son derece zevkli döşenmiş, sıcak, temiz ve son derece ucuzdu. Diğer gittiğimiz 
 
restoranlardaki izlenimlerimiz de aynen bu şekilde devam etti. Mekânlar modern, zevkli 
 
döşenmiş,  yemekler son derece lezzetliydi. Yemek çeşidi az ama yediğimiz her şeyin tadı 
 
yerindeydi. 
 
 
Akşamüzeri saatlerinde şirin kızıl saçlı üniversite öğrencisi rehberimizle şehirde dolanırken 
 
en çok etkilendiğimiz yer tabi ki Trinity College Kampüsü ve inanılmaz kütüphanesi oldu. 
 
Binlerce değerli kitabı ihtişamlı mekânında alçakgönüllülükle ağırlayan kütüphane, insanda 
 
yüzlerce fotoğraf çekip hafızasına kaydetme duygusu uyandırıyordu. Ünlü “Book of Kells” 
 
de itina ile burada saklanan binlerce kitabın en değerlisi. Kelt rahipleri tarafından 800 
 
yıllarında yazılan bu latince el yazması inci,l batı kaligrafisinin bir şahaseri olarak kabul 
 
ediliyor.
 
Küçük, derli doplu Dublin’in cıvıl cıvıl sokaklarında ilerlerken şehre damgasını vurmuş 
 
yazarların heykelleri, kitaplarında bahsettikleri mekanları da yolumuza çıktı. James 
 
Joyce’un Ulysee kitabındaki ünlü eczane Sweny’s bir nevi küçük müze kitapçıya 
 
dönüştürülürken, Oscar Wilde’in hafif ironik ifadeli ilginç heykeli yazarın acıklı hayat 
 
hikayesini vurgular gibiydi. Yazarlar, şairler bu küçük şehirle o kadar iç içe geçmişler, o 
 
kadar damga vurmuşlar ki adeta şehrin bir parçası haline gelmişler. Döndüğümüz her 
 
köşede, geçtiğimiz her sokakta ünlü bir yazardan izler bulduk. Şehirde ayrıca birbirinden 
 
güzel kitapçılar da insanı cezbediyor.
 
 
Dublin denilince akla tabi ki bira ve özellikle de Guinness geliyor. Bu koyu renkli farklı 
 
tattaki bira gösterişli bir müze ile şehre katkıda bulunuyor. Bira fabrikası gezisi sırasında en 
 
büyük tartışma konumuz arpa ile buğdayın farkı oldu ve bu kadar temel bir ürün 
 
konusunda ne kadar cahil olduğumuzun da farkına vardık. Fabrika binasında kat kat 
 
gezerek bir bira uzmanına dönüşürken en tepedeki cam bölümde girişte aldığımız 
 
kuponlarla şehri kuşbakışı izleyerek buz gibi biramızı yudumladık.
 
Dublin’de geçirdiğimiz birkaç gün içinde en çok dikkatimizi çeken konulardan biri de ne 
 
kadar canlı ve uyumayan bir şehir olduğu. Hafta içi bir akşam saat 21.30 gibi yemeğe 
 
giderken diğer pek çok Kuzey Avrupa şehrini düşünerek “restoran boşalmıştır herhalde” 
 
diye düşünürken kendimizi tıka basa dolu, kahkaha sesleriyle dolu bir mekanda bulduk ve 
 
bizden bir saat sonra bile insanlar gelmeye devam ediyordu. Gece yarısı restorandan 
 
çıkarken yol üzerindeki barlar hala sokaklara kadar dolup taşıyordu.
 
 
İngilizlerden tarih boyunca çok çekmiş olan İrlandalılar tabi ki onlardan fazlasıyla da 
 
etkilenmişler. İngiliz usulü 5 çayı, İrlanda’da da son derece popüler ancak ona bir tutam 
 
entelektüellik katmayı ihmal etmemişler. Şehrin şık otellerinden birinde denediğimiz son 
 
derece lezzetli kek ve sandviçlerle sunulan 5 çayının sürprizi ünlü İrlandalı Şair W. B. 
 
Yeats şiirlerinden esinlenmiş küçük pasta tabağı oldu. Şiirden etkilenen pasta nasıl olur? 
 
diyorsanız gidip denemeniz gerekiyor.
 
 
Medeni bir ülkenin tertemiz, yemyeşil sokaklarında dolaşmak, gencecik cıvıl cıvıl insanlarla 
 
dolu bar ve kafelerde eğlenmek, uygun fiyatlı güzel yemekler yemek ve her köşe başında 
 
bir yazar ya da şairin ruhunu hissetmek istiyorsanız yaz bitmeden Dublin’e gidin derim.

https://jabiroo.com/blog
 
Etiketler