PazarRSS
08 Ocak 2012 - 02:30

Türköne’nin istifası isabetli oldu

İlber Ortaylı . Tüm Yazıları »

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nda ben de görev yaptım, orası kendini ispat edememiş bir kuruluştur

Mümtazer Türköne etkili üslubu ve araştırıcı yetenekleriyle tanınan bir siyasi fikir tarihçisidir. Keskin üsluplu değerlendirmeleriyle dikkat çeker. İster tutun ister tutmayın; tedbirli üslupla mürailiği karıştıran politikacıların ve ne yazık ki aydınların kol gezdiği bu memlekette, onun görüşlerinin hepsini paylaşmasam da bu tarafını yadırgamak bir yana cesur bile buluyorum.
Bir müddet önce Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na yönetim kurulu üyesi seçildi. 1995’ten sonra dört yıl kadar ben de bu görevi yürüttüm. Günün birinde hem bu yönetim kurulu üyeliklerinin hem de daha beteri Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezi üyeliklerinin hepsinin hukuken iyi tarif edilmediği ve kendiliğinden düştüğü beyan edildi, daha doğrusu beyan edilmedi. Yüksek Kurum’un başındaki efendi, bürokrasinin en önemli kurallarından olan bir teşekkür mektubu bile yazmadı.
Yüksek Kurum’un ne işe yaradığını ben pek anlayamadım. Daha ziyade 1982 Anayasası’nda denetleyici bir kurum olarak piramit modeline olan bağlılıktan dolayı ortaya çıktığı anlaşılıyordu. Aylık toplantılarda yarı yarıya boş işler konuşulurdu. Şunu maalesef belirtmek durumundayım; birlikte çalıştığım iki kurum başkanının hukuktan anlamadıkları, bu meslekten olmadıkları açıktı. Üstelik bunlardan ikincisinin hiçbir hukuki anlayışa sahip olmaya niyeti de yoktu. Toplantılarda bir hukukçunun danışman olarak yer aldığını hatırlamıyorum.

Gereğinden fazla ciddiye alındı
Kanun boşluğundan dolayı kurumların genel kurulları ve yönetim kurulu lağvedildikten sonra uzun yıllar boyu hukuki bir düzenleme yapılmadı. Yüksek Kurum’un ilk başkanı Suat İlhan Paşa coğrafya ve tarih konusunda bilgisi geniş, yazdıkları dış dünyada dahi tartışma yaratan bir kurmaydı. Onun zamanında Yüksek Kurum ile Tarih ve Dil kurumları arasında bir problem çıkmadı. Fakat sonra çok başlı bir yönetim ve tartışma başladı. Öyle bir zaman geldi ki son senelerde başkanlar arasındaki çekişme ve polemikler basına dahi yansıdı. Bu arada CHP ile kurumlar arasında Atatürk’ün İş Bankası’ndan bıraktığı temettü payı nedeniyle niza çıktı ve mahkemelik oldular. Yeni çıkan kanunda kurumların hükm-i şahsiyetinin iyi tarif edilmediği görülüyor. Eğer CHP’liler kendi başarısız savunma vekillerinde ısrar etmeyip bu konuları iyi bilen bir hukukçuyu vekil tayin ederlerse Tarih ve Dil kurumlarının Atatürk’ün mirasını kullanabileceklerine dair ciddi şüpheler vardır.
Yüksek Kurum kendini ispat edememiş bir kuruluştur. Hal böyleyken kamuoyumuzun bu kuruluşu gereğinden fazla ciddiye alıp gürültü kopardığını zannediyorum. Mümtazer Türköne’nin tayinini öneren makamın da ona sahip çıktığını hiç sanmıyorum. Bu nedenle istifasının da isabetli olduğunu düşünüyorum.

 

Federasyonların bitişi

1918’de gelen sonbaharla federasyonlar devri sona erdi. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yıkıldı.
O tarihte artık daha çok bir Müslüman kavimler birliği olan ama Hıristiyanları da içinde barındıran Osmanlı monarşisi kan ve ateş içinde acıyla dağıldı ve nihayet Rusya’nın mahkum milletleri de tek tek ayrılmaya başladı. Bolşevizmin başarısı insanlığı kurtarmaktan çok, eski imparatorluğun birliğini yeniden kurmak olmuştur. Ama bu bir heyecan, iyi planlanamayan bir yeniden inşa ve geciktirilmiş bir tarih olarak er geç dağılımı getirdi.
Osmanlı İmparatorluğu fütuhatla bir araya gelen bir alay kavmin, tarihi kaderlerine boyun eğmesidir. Bu boyun eğmede tek unsur Türklerin silahlı gücü değildir. Kendi aralarında ve bünyelerindeki karışıklık o gücün gelmesini kolaylaştırmıştır.

Herkes birbirinden nefret ediyordu
Avusturya-Macaristan savaşçı hükümdarların değil, evlenen hükümdarların kontratla meydana getirdikleri bir tarihi birlikti: “Bella gerant alii, tu felix Austria nube / Bırak başkaları savaşsınlar, sen ey mesut Avusturya evlen” Avusturya büyük dükalarının en son kazançlı evliliği Macaristan tacına bağlı ülkelerdi. Ne var ki, 1526 temmuzunda Mohaç’ta zafer kazanan Muhteşem Süleyman bu ülkeleri kendi hakimiyetine alınca Avusturyalılar, Macaristan’a yerleşmek için 160 sene bekledi. 1686’dan sonraki Avusturya ve Macaristan tarihi de ayaklanmalarla geçen bir başka 170 yıl oldu. Macarlar 19’uncu yüzyıl Avusturya’sını fena sarstı.
Bu yorgun bünye sonunda ünlü hukukçu politikacı Ferenc Deak’in bir eşitleme modeline göre yeniden kuruldu. Viyana’daki Habsburglu imparator aynı zamanda Budapeşte’de Macaristan Kralı olarak taç giydi. Dışişleri, bir ölçüde ordu ve maliye dışında her şey ayrıydı. Meclisler, hükümetler, hatta içişleri bakanlıkları... Maliye bugünkü Avrupa Birliği’ne benzeyen bir ortak emisyon ve vergi politikasıyla müşterekti. Orduda da İmparatorluk-Krallık kuvvetleri ve bahriye ile filolarda aynı ayrım gözlenebiliyordu. Hatta 1878 Berlin Kongresi’nden sonra işgal edilen ve 1908’den sonra da resmen ilhak edilen Bosna-Hersek dahi ne Avusturya İmparatorluğu’na ne de Macar Krallığına aitti, müştereken yönetiliyordu.
Daha doğrusu yönetilmiyordu, memurlar birbirleriyle rekabet içinde zıt politikalar güdüyordu.
Macarlar ve Avusturyalılar sanatta ve ilimde birbirleriyle yarışacak değerlere sahip iki kavimdi. Gene de iki taraf birbirini köylü olarak görüp küçümserdi. Macarları çok seven İmparatoriçe Sisi’yi birtakım Avusturyalılar ‘folklör düşkünü’, bir takımı da Macar asıllı hariciye nazırı Kont Gabor Andrassy’e âşık olduğu için ‘Macarcı’ diye nitelerdi. Birbirlerini köylü diye küçümseyen bu imparatorluğun iki unsuru arasında asıl burjuvalar Çeklerdi. Onlar da bu imparatorlukta kalsınlar mı yoksa ayrılsınlar mı, karar veremiyorlardı. Macar subayın, sanatçının, kapitalistin Avusturyalı subaydan, sanatçıdan, kapitalistten nefret ettiği bu imparatorlukta gelişme oranları bile farklıydı. Macar ziraat ve sanayii daha hızlı büyürken Avusturya durgunluğa düşmüştü. Çekler ise ağır sanayi ülkesi olmanın gururu içindeydi.
Tarihin en renkli federasyonu ne Sovyetler Birliği’nde ne de minyatür Tito Yugaslavya’sında kendini tekrarlayabildi. Renklilik hızlanan milliyetçiliği hiçbir dönemde dizginleyemedi. Bu ayın başından beri yürürlüğe giren yeni Macar anayasasında bunun izlerini görmek mümkün. Her yerde on binlerce kişi bu anayasaya karşı yürüyor. Ama sessiz yüz binlerin desteklediği de açık. Bu yazıyı tarihten bir yaprak olarak kaleme alıyoruz. Ama sağda solda her gruptan “federasyon” lafı edenlerin de bazı şeyleri iyi bilip mütalaa etmesi gerekir.

Reklamlar & Kişisel Ürünler
Yazarlarda Ara
Bul
Belirtilen illerden hangisi Trakya'da yer almaz?
Markapon
©Copyright 2012